Günaydın, günaydın değerli okurlarım, günaydın!
Diyorum ki, günümüz tüm karanlıklara rağmen gün aydın olsun.
Gün, Kurtuluş Savaşı’ndaki karanlık dönem gibi; işgalci ülkelerin zulmü ve onların içimizden bize benzeyen işbirlikçilerinin hainlikleri gibi karanlık.
O günün Atatürk’ü, silah arkadaşları ve istiklâle âşık olan hür aziz milletimizin ışığı gibi gününüz aydın olsun diyorum.
Günaydın
Türkiye’de halk arasında çok bilinen bir mizahi fıkra vardır.
Fıkraya göre, cehennemi gezmeye gelen bir kişiye rehber, farklı milletlerin günahkârlarının cezalandırıldığı çukurları gösterir. “Bu Alman çukuru, bu Japon çukuru” derken bir çukurun başında zebani olmadığını fark eder.
Gezen adam sorar: “Bu çukurun başında niye zebani yok? İçindekiler kaçmıyor mu?”
Rehber cevap verir.
“Orası Türklerin çukuru. Oradan kimse çıkamaz. Çıkmaya çalışanları olursa da öbürleri bacağından aşağı çeker.”
İşte tam da bu durumdayız.
Ülkede her alanda geriye gidiş, bozulma ve çürüme olmasına rağmen, bu günlerde toplumun, iktidara ve siyasi partilerin ve çıkar amaçlı koltuk meraklısı kukla figürlerin uğraştığı konulara bakınca, bizim çukurun başına düzlüğe çıkmamızı engelleyecek zebaniye biz varken hiç gerek yok.
Yani biz Türkler birbirimizi aşağı çekeriz.
Bu, toplumsal bir eleştiri olarak, dayanışma yerine birbirini engelleme, kıskançlık veya “ben çıkmayacaksam sen hiç çıkma” mantığının rakibi hicvedildiği acı bir gerçeğimiz.
Aslında şu da bir gerçek: Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını bilsek de birbirimizin ayağını çekmeden, çelme takmadan duramıyoruz.
Ekonomide böyle, siyasette böyle, aslında aramızdaki tüm münasebetlerde böyle ve toplumsal tüm alanlarda böyle.
Bu fıkra, ‘Türkler’in birbirini aşağı çekmesi’ veya ‘birlik olup yükselmekte zorlanması’ gibi konularda yapılmış bir espri. Bu espri ne yazık ki gerçek bir toplumsal eleştiridir; hem acınacak hâlimiz hem de biz Türklerin vahim bir çıkmazıdır.
Ülkenin hâli ortada. Enflasyonun belini bir türlü doğrultamıyoruz, insanımızı refah içinde yaşatamıyoruz. Ama bizi yönetenler hamasetten uçuyoruz kaçıyoruz fıkralarıyla geri kalmıyorlar.
Muhalif iki uç itiraz edince başına gelmedik kalmıyor. Cumhuriyeti kuran partiye bile kayyum atayabiliyorlar. Ülke büyük zarar görmüş enflasyon uçmuş almış gitmiş kimsenin umurunda değil.
Tek doğru tek geçerli akçe, o koltukta kalmak. Hak etmişin etmemişin talimatla gelmişin hiç mi hiç önemi yok.
Örneğin TÜİK, anlaşılmayan hesaplamasına rağmen enflasyonu %32,37 olarak açıklıyor. İstanbul Ticaret Odası İTO %36,83 enflasyon diyor. Ve daha da vahimi, bağımsız enflasyon araştırma merkezi ENAG, çarşı pazarda halkın yaşadığı enflasyonu söylüyor: %55,38
Halk yaşadığıyla gördüğü fiyatlar resmî kurumların söylediğiyle örtüşmeyince kime inanacağını bilemediği için, ben verilerin ortalamasını aldım ve bence enflasyon %41,52’dir diyorum.
Ama asıl can evimizden vuran gıda enflasyonu: %34,55. Bu oran bizi dünyada en kötü 4. sıraya taşıyor. Sadece Venezuela, Güney Sudan ve İran bizden beter. Kıyasladığımız ülkelere bakınca vay halimize demeden başka bir söz aklıma gelmiyor.
Genel enflasyonda ise 8. sıradayız. Çeyrek asrında tek partinin yönettiği bir ülkede ne büyük bir başarı, değil mi? Ama bu başarısızlığı partizanlık hissiyle taraftardan büyük alkış bile alıyor.
En çok kabul edemediğim canımı acıtan konu ise Dünyadaki 178 ülke içinde sefalet endeksinde en kotu durumdaki ülkelerde 3. sıradayız. Bunu hangi taraftan olursanız olun, vatanınızı seviyorsanız birazcık vicdaniniz varsa siz de kabul etmezsiniz. Tabii partizan hastalığınız engellemezse
Peki neden bu hale geldik? Bence sebep açık. Bu ülkede bir türlü ‘birlikte yükselme’, iç barış ve kutuplaşmama kültürünü inşa edemedik. Üretim değil tüketim toplumu oluşumuz ve karşı tarafın samimi eleştirisini bile düşman belleyip ‘tü kaka’ diyerek canını okuyoruz.
Kıskançlık, partizanlık, şahsi hırslar, koltuk hastalığı, çıkar çatışması, “önce benimkiler” mantığı her şeyin önüne geçti ve çürümeyi hızlandırdı.
Liyakat işi ehline vermemek, iş bilmese de “benim adamın” deyince hiçbir teraziye uymayacak şekilde son gaz devam etmesi.
Bunu yapan sözde dini değerlere bilen ve dikkat edenler olunca ne diyeceğini bilemiyorsunuz.
Nisa Suresi 58. ayettir:
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa 4/58)
Bu ayet ortada durmasına rağmen hem sağır hem kör oluyorlar.
Birisi çıkıp “Bu gidişata dur diyelim” dese, hemen mühür sahipleri her türlü enstrümanla eziyetle onu bacağından aşağı çekiyor. Kimi zaman hukuk yoluyla, kimi zaman partizanlığın en hastalıklı oyunlarıyla.
Vallahi bizim çukurun başında zebaniye gerek yok; biz birbirimizin zebanisi olmuşuz zaten.
Ekonomik çalkantılar bir yana, bir de eğitim meselesi var. Son yirmi yılda okul bina sayısını artırdık, üniversiteler kurduk; evet, şüphesiz bu bir başarı. İçini bilimle, ilimle hak ettiği eğitimi verebilseydik.
Ama okulların tuvaletinde sabun bile bulunmaz oldu buda yukardaki basarinin çürümüş hali.
Asıl mesele, “fırsat eşitsizliği” dediğimiz uçurumdur.
Zenginin ve adamı olanın çocuğu özel okullarda en iyi şekilde okurken, o bile yetmezse gider eleştirdiği “kâfir” dediği Avrupa’da Amerika’da okur; garibanı, adamı olmayan vatandaşın çocuğu ise en vasıfsız okullarda en kötü şartlarda okumak zorunda bırakılıyor.
Artık zengin mahallesinde oturan çocukla, fakir mahallesinde oturan çocuğun aynı kalitede eğitim alması neredeyse imkânsız.
PISA ve OECD sıralamaları bu acı gerçeği gözler önüne seriyor. Türkiye, OECD ortalamasının çok çok altında kalmaya devam ediyor.
Yani, çukurumuzun başında ne yazık ki zebanilere ihtiyacımız yok.
Biz kendi kendimizin hem celladı hem de çaresizliğiyiz.
Hep birlikte bir birimizi aşağı çekiyoruz, bir iki kişi ya da grup dışında hep birlikte toplum ve her şeyden önemlisi ülke olarak kaybediyoruz.
Bu gidişat değişmedikçe, “günaydın” demek bile bir hayal olmaktan öteye gitmiyor.
Her gün biraz daha karanlığa gömüldüğümüzü görmek, umudu da götürüyor.
Onun için küçücük, zerre bir kıvılcıma bile “günaydın” diyorum.
Çünkü Kurtuluş Savaşı’nın karanlık günlerinde bile bir ışık vardı: Atatürk, silah arkadaşları ve istiklâline âşık Türk millet. O ışık bugün de ateşlenmeli diye düşünüyorum.
Yakacak olan da yine bu Cumhuriyet’e ve Atatürk’ün ilkelerine bağlı, laik, aziz Türk milletidir.
Uyan! Bu ışık senin atalarından gelen ışıktır: Alp Er Tonga, Tomris Hatun, Mete Han, Bumin Kağan, Attila, Bilge Kağan, Tonyukuk, Teoman, Kür Şad, Selçuk Bey, Tuğrul Bey, Alp Arslan, Melikşah, Süleyman Şah, Emir Timur, Osman Gazi, Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman ve son başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün genlerinden gelen o gen sende de fazlasıyla var.
Ve bu millet, tüm çukurlara, tüm aşağı çekişlere tüm hain ve çıkarcılara rağmen, Atatürk’ün işaret ettiği gibi;
mutlak surette devletini, bağımsızlığını, cumhuriyetini ve vatanını ilelebet yaşatma azim ve kararında olan aziz Türk millettir.
Ne diyelim, yine de umutla, inançla. Günaydın.
Sağlıklı, huzur ve adalete, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye inanan laik düşüncede kalın.
Mustafa Ozcan
The post Türklere Zebaniye Gerek Yok first appeared on Hollanda Haberleri.

1 saat önce
17













Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·