Haber Yorum: Abdurehim Gheni Uyghur
8 Ekim 2026 tarihinde, dünya çapında barış, hukuk ve adaletin sembolü olarak bilinen Lahey (Den Haag) şehrinde siyasi ve insani açıdan son derece önemli bir olay gerçekleşti. Lahey Belediye Başkanı Jan van Zanen, tek başına yürüttüğü protestolarla tanınan bir Uygur insan hakları aktivisti ve Çin hükümetinin uluslararası baskısının doğrudan mağduru olan beni Belediye Binası’nda kabul etti. Belediye Başkanı benimle yaklaşık 30 dakika süren son derece samimi bir görüşme gerçekleştirdi.
Bu görüşmeye, belediye yönetiminin kıdemli politika ve güvenlik danışmanı Rombout Alkema da katıldı. Üst düzey bir güvenlik yetkilisinin varlığı, belediye yönetiminin bu buluşmayı sadece şikayetini dile getiren bir vatandaşın dinlenmesi olarak değil, Çin’in Avrupa’daki uluslararası baskısı ve Uygur aktivistlerin güvenliğini ilgilendiren acil bir siyasi mesele olarak gördüğünü gösterdi.
Bana göre bu görüşme; gerçek ve vicdanın, Çin Komünist Partisi’nin Uygurlara yönelik soykırımı ve psikolojik terörü karşısında kazandığı bir ahlak zaferidir. Bu görüşmede yaşadıklarımı detaylarıyla paylaşmak istiyorum.
14 Şubat Olayı ve Arka Planı
Bu görüşmenin arka planı 14 Şubat 2026 tarihine dayanmaktadır. O gün Çinli gruplar, Lahey Belediye Binası’nın Atrium salonunda Çin Yeni Yılı’nı kutluyorlardı. Ben de Uygur soykırımına dikkat çekmek amacıyla barışçıl ve tek kişilik bir protesto gerçekleştirdim.
Elinde: “Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını yeniden kazanması — Uygurları kurtarmanın tek garantisidir” yazılı ve Çin ordusunun tanklarının Doğu Türkistan’ı işgal edişini ile Çin hükümetinin kanlı elinin Uygurların ağzını kapatışını tasvir eden bir pankart tutuyordum. Kamu düzenini bozma gibi bir niyetim yoktu. Amacım, bir polis veya güvenlik görevlisi beni dışarı çıkarana kadar pankartımı sakince tutmaktı.
Ancak Çinli şahıslar her taraftan üzerime saldırdı. Boynumu ve kollarımı burktular, pankartımı elimden zorla alıp yırttılar. O anda kendimi barış ve adalet şehrinde değil de sanki işgal altındaki Doğu Türkistan’da evimden sürüklenerek toplama kampına götürülüyormuş gibi hissettim. Bu yüzden: “Doğu Türkistan’a özgürlük! Uygurlara özgürlük! Çin hükümeti, Uygur soykırımını durdur!” diye bağırdım. Bu çığlığı, insanların dikkatini çekmek ve kendimi onların elinden kurtarmak için attım.
Uluslararası hukuk açısından bu durum, sadece tek bir bireyin uğradığı fiziksel zarardan ibaret değildi. Bu, demokratik toplumlarda kanunla korunan ifade özgürlüğü, siyasi düşünce özgürlüğü ve barışçıl toplanma hakkına yönelik açık bir tehditti. Çin hükümetinin dünyanın dört bir yanındaki Uygur seslerini susturmaya çalıştığını açıkça gösteriyordu.
Lahey; Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) ve daha birçok uluslararası adalet kurumuna ev sahipliği yapmaktadır. Böyle bir şehrin resmi hükümet binası içinde bir Uygur insan hakları aktivistine saldırılması, çok ağır bir siyasi ve sembolik anlam taşımaktadır. Bu nedenle, 20 Mayıs 2026 tarihinde Belediye Meclisi toplantısında ifade vermeye davet edildim. İfademden sonra birkaç siyasi parti, Belediye Başkanı’ndan benimle ayrıca görüşmesini, gerçekleri ve sağlık durumumu doğrudan dinlemesini talep etti. Nihayet 8 Ekim’de Belediye Başkanı beni “Belediye Binası içinde şiddete ve psikolojik zarara uğramış bir insan hakları aktivisti” olarak resmen kabul etti.
Kamp Tehdidi, Psikolojik Terör ve Babamın Vefatı
Görüşme sırasında Belediye Başkanı’na 14 Şubat saldırısının yanı sıra, Çin’in beni susturmak için kullandığı psikolojik terörü ve ailemin acı kaderini anlattım.
23 Mayıs 2017’den bu yana Doğu Türkistan’daki 19 aile ferdimle hiçbir iletişimim olmadı, nerede oldukları hâlâ bilinmiyor. Benim ailem, Çin’in soykırımı altında acı çeken milyonlarca Uygur’un yaşayan canlı bir örneğidir.
8-12 Temmuz 2024 tarihlerinde Lahey’de kurulan bir halk mahkemesi olan “Dünya Yurttaşları Mahkemesi” (Court of the Citizens of the World), Şi Cinping hakkında Roma Statüsü kapsamında tanımlanan suçlamalarla ilgili duruşmalar düzenledi. Ben de ifade vermeye davet edildim. İfademden iki gün önce Çin makamları, ağır hasta olan babamı ve erkek kardeşimi kamptan çıkararak bana telefon ettirdi. Ardından Telegram üzerinden, ağır hasta yatağında yatan babamın ve yanında duran kardeşimin görüntülerinin bulunduğu bir video gönderdiler. Amaçları beni psikolojik olarak çökertmek ve ifademden vazgeçirmekti.
Beni kırmaya çalışan bu baskıya boyun eğmedim. Mahkemeye gittim, ifademi verdim ve duruşma salonunda o videoyu izlettim. Mahkeme heyeti ayağa kalktı, bazıları yanıma gelip elimi sıkarak taziyelerini iletti. Bana: “Çin’in zulmünü duyurmak için verdiğiniz mücadeleye saygı duyuyoruz” dediler. Aynı videoyu Belediye Başkanı’na da gösterdim ve gözlerimden gayriihtiyari yaşlar döküldü.
İki ay sonra babamın kampta vefat ettiğini öğrendim. Özgür Asya Radyosu (RFA) muhabiri Şöhret Hoca bu haberi doğruladı. Çin hükümetinin benden intikam almak için bunu yaptığına inanıyorum.
Belediye Başkanı bana: “Şu an akrabalarınızla iletişiminiz var mı?” diye sordu. “Telefonum tüm dünyaya bağlanıyor, sadece Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’daki aileme bağlanmıyor” yanıtını verdim. Şaşkınlığını gizleyemedi. Belediye Başkanı’na sekiz yıldır aralıksız sürdürdüğüm mücadelemi anlattım.
Küresel Mücadele ve Çin Büyükelçiliği Olayı
2018 yılında, ailemle iletişimim kesildikten bir yıl sonra; Amsterdam’daki Dam Meydanı’nda, Lahey’deki Hollanda Parlamentosu ve Çin Büyükelçiliği önünde, Paris’teki Eyfel Kulesi önünde ve Cenevre’deki Birleşmiş Milletler önünde tek kişilik protestolarıma başladım. Bu protestolarda yoldan geçen insanlara işgal altındaki vatanımdaki durumu anlattım. Birçok parti lideri ve yetkiliyle görüştüm. Kral Willem-Alexander, Başbakan Mark Rutte ve Dışişleri Bakanı Stef Blok’a mektup yazarak, diplomatik kanallar aracılığıyla Çin Büyükelçiliği veya Çin Dışişleri Bakanlığı’ndan 19 aile ferdime ne olduğunu sormalarını talep ettim. Hollanda Dışişleri Bakanlığı Çin tarafıyla iletişime geçtiğini bildirdi, ancak Çin yaklaşık iki yıl boyunca yanıt vermedi.
14 Ağustos 2020 tarihinde, elinde Doğu Türkistan bayrağıyla Çin Büyükelçiliği bahçesine girdim ve doğrudan: “Çin hükümeti! Benim kayıp 19 aile ferdim nerede? Bugün sizden hesap sormaya geldim. Beni de mi kampa götüreceksiniz? Neden Uygurları öldürüyorsunuz?” diye haykırdım. Büyükelçiliğin güvenlik görevlisi beni engelledi ve dışarı itti. Polis gelip beni gözaltına aldı ve 1000 euro para cezası kesti. Al Jazeera bu görüntüleri tüm dünyaya yayınladı.
Bu olaydan yaklaşık bir ay sonra Hollanda Dışişleri Bakanlığı, Çin Büyükelçiliği’nin bakanlığa gönderdiği bir mektubu bana ulaştırdı. Neredeyse iki yıllık sessizliğin ardından Çin, ancak büyükelçilik olayı dünya çapında dikkat çektikten sonra yanıt vermişti. Mektupta, 5 akrabamın 3 yıl ile 16 yıl 6 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldığı, annemin ise 9 Ekim 2014’te hastalıktan vefat ettiği yazılıydı. Mektubun sonunda: “diğer akrabalar normal bir yaşam sürdürmektedir” ifadesi yer alıyordu. Yani Çin hükümeti verilen ağır hapis cezalarını açıkça itiraf etmiş, ancak diğerlerinin durumunu “normal” olarak nitelendirmişti.
Ben bu “normal” kelimesine inanmadım. Çünkü telefonum bu insanların hiçbirine ulaşmıyordu. Bu yüzden büyükelçilik önünde tekrar protesto yaptım, Çin hükümetine mektup yazıp büyükelçiliğin posta kutusuna bıraktım ve bir video açıklaması yayınladım: “Eğer ailem hayatta ve normalse, neden telefonum birine bile bağlanmıyor? Diyasporadaki bazı Uygur aktivistlerin akrabalarını televizyona çıkarıp ‘biz iyi yaşıyoruz’ dedirterek dünyayı kandırdınız. Şimdi benim de bir akrabamı televizyona çıkarın ve bana karşı konuşturun!” Çin hükümeti tek bir kişiyi bile çıkaramadı. Bu durum benim için onların “normal yaşıyorlar” iddiasını çürütmek adına yeterli bir kanıttır.
Belediye Başkanı’na 19 aile ferdimin fotoğraflarını ve Çin makamları tarafından yıkılan doğup büyüdüğüm evin resimlerini gösterdim.
Bir hususu daha belirtmek gerekir. 14 Ağustos 2020’deki büyükelçilik olayından sonra Çin Büyükelçiliği şikayette bulunmuş ve Lahey belediyesi büyükelçilik önündeki protestolarımı yasaklamıştı. Bu durumu da Belediye Başkanı’na aktardım.
Belediye Başkanı’na Sunulan Talepler ve Son Söz
Görüşme sırasında Belediye Başkanı’na bir Uygur doğpası (geleneksel şapka) ve Doğu Türkistan’ın 3D haritasını hediye ettim. Ardından şu taleplerde bulundum:
1. Lahey’deki Çin Büyükelçiliği veya Hollanda Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik kanalları aracılığıyla 19 aile ferdimin akıbetinin araştırılması;
2. Uygur sesinin Hollanda medyasında duyurulmasına yardımcı olunması ve insan hakları mücadelemi belgeleyen çalışmaların desteklenmesi;
3. Sınır ötesi tehditlere karşı güvenlik tedbirlerinin göz önünde bulundurulması.
Ayrıca barış ve adalet şehrinin belediye binasında Çin Yeni Yılı kutlamalarına ev sahipliği yapmama kararından dolayı Belediye Başkanı’na teşekkür ettim.
Belediye Başkanı bana neden başka bir ülkeyi değil de Hollanda’yı seçtiğimi sordu. Ortaokuldayken dünya tarihi dersinde Hollanda gibi küçük bir ülkenin “Altın Çağ”da dünya üzerinde nasıl büyük bir etki yarattığını okumuş ve hayran kalmışım. Daha sonra Hollanda’nın tarım teknolojisinde dünya çapında ünlü olduğunu öğrendim. Buraya sığınma talebinde bulunmaya geldiğimde, Hollanda’nın tarım teknolojisini öğrenip vatanıma dönmeyi ve Uygur çiftçilerini yeni tekniklerle donatmayı hedeflemiştim. Şimdiye kadar 20’den fazla tarım tekniğinde uzmanlaştım. Vatanıma dönmek henüz mümkün olmadı, ancak vatanımın bir gün özgür olacağına ve bu tekniklerle halkıma hizmet edeceğime inanıyorum.
Belediye Başkanı bana beş oğlumu ve Çin’in şiddetinin onların iç dünyasını nasıl etkilediğini sordu. 14 Şubat videosunu izledikten sonra çocuklarım bana: “Baba, sen Çinlilerden korkmuyorsun. Polisten korkmuyorsun. Sen cesursun ve biz seninle gurur duyuyoruz” dediler.
Bu görüşme, bir mağdurun anlatımını dinlemenin ötesine geçti. Çin’in Uygurlara uyguladığı soykırım, zorla kaybettirme politikası ve uluslararası baskısı bir kez daha Avrupa’daki siyasi kurumların gündemine taşındı.
Uluslararası adaletin başkenti olan Lahey, bir Uygur’un trajedisinden çok daha fazlasını dinledi. Bu, uluslararası hukukun ne kadar uygulandığının ve demokratik toplumların kendi ilkelerini savunup savunamayacağının bir testidir.
Belediye Başkanı, güvenlik danışmanı ve benim aramızda geçen samimi görüşme ile uğradığım şiddete gösterdikleri empati, Çin’in beni psikolojik olarak çökertme planının başarısız olduğunu gösterdi. Bu, benim için ve Doğu Türkistan davası için bir ahlak zaferidir.
Kaynak Notu:
Bu makalenin İngilizce aslı uluslararası insan hakları dergisi “Bitter Winter”da yayınlanmıştır. İngilizce orijinal metne aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:
A Moral Signal in The Hague Against China’s Transnational Repression
Nhaber.nl

1 saat önce
14










Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·