İyilik ve kötülük üzerine bir vicdan muhasebesi
İnsanlık tarihi, iyilikle kötülüğün bitmeyen mücadelesinin tarihidir. Bir tarafta merhamet, adalet, vicdan ve dayanışma; diğer tarafta bencillik, çıkar, nefret ve güç tutkusu…
Yüzyıllardır filozoflar, düşünürler ve yazarlar bu iki kavramın kaynağını anlamaya çalışıyor. İnsan neden iyilik yapar? Kötülük insanın doğasında mı vardır, yoksa yaşamın içinde öğrenilerek mi büyür? Bir insan hangi noktada başkasının acısına duyarsızlaşır ve ne zaman kendi çıkarlarını başkalarının haklarının üzerinde tutmaya başlar?
Belki de bu soruların cevaplarını yalnızca tarihin büyük olaylarında, savaşlarda, zulümlerde ve insanlık suçlarında aramamalıyız. Belki de önce gündelik hayatımıza, kullandığımız kelimelere ve başkalarına davranış biçimimize bakmalıyız.
Çünkü kötülük her zaman büyük bir felaket olarak başlamaz. Bazen küçücük bir düşüncede, sıradan bir cümlede, karşılıksız bırakılan bir iyilikte ya da görmezden gelinen bir haksızlıkta filizlenir.
Ve bazen insan, kötülüğe karşı olduğunu söylerken onun büyümesine farkında olmadan katkıda bulunur.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın şu sözleri, insanın iç dünyasına dönüp bakmasını gerektiren önemli bir düşünceyi gündeme getiriyor:
“İyilik arttığı zaman kötü azalıyor. Zıtların dinamik dengesi bu. Bu yüzden kötülük varoluşun bir parçasıdır. Psikolojik dinamik açısından içimizdeki hangi parçayı beslersek o parça büyür. Zıtların dinamik dengesi kuralına göre kişiliğimiz oluşur. İçimizdeki kötü parçayı yönetebilmek bir beceridir.”
Bu düşüncenin üzerinde durulması gereken önemli bir yönü var: İnsan, yalnızca başına gelenlerin değil, verdiği tepkilerin ve yaptığı seçimlerin de ürünüdür.
Haksızlığa uğradığımızda öfke duyabiliriz. Başkasının başarısı karşısında kıskançlık hissedebiliriz. Bize kötülük yapan birinden intikam almak isteyebiliriz. Bunlar, insanın karmaşık duygusal dünyasında ortaya çıkabilen duygulardır.
Ancak duygularımızın ortaya çıkmasıyla davranışlarımız arasında bir seçim alanı bulunur.
Öfkelenmek başka, öfkemizi bir başkasını ezmek için kullanmak başkadır.
Kıskanmak başka, kıskançlığımız uğruna bir insanın mutluluğunu bozmaya çalışmak başkadır.
Haksızlığa uğramak başka, adalet arayışını intikam arzusuna dönüştürmek başkadır.
İnsanın ahlaki olgunluğu, hiçbir olumsuz duygu yaşamamasında değil, bu duyguların davranışlarını yönetmesine ne ölçüde izin verdiğinde de kendisini gösterir.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
İnsan, kendi iç dünyasının kusursuz olduğunu düşünerek iyiliğe ulaşamaz. İyilik, insanın kendi kusurlarıyla yüzleşmesini, yanlışlarını kabul etmesini ve kendisini değiştirmeye istekli olmasını gerektirir.
Çünkü kendisini sorgulamayan insan, zamanla kendi yanlışlarının savunucusu hâline gelebilir.
Kendi öfkesini haklılık, kendi bencilliğini özgüven, kendi çıkarını başarı, başkasının sessizliğini ise zayıflık olarak tanımlayabilir.
Böylece insan, kötülüğünü bile kendisine iyilik gibi anlatmayı başarabilir.
Belki de insanın kendisine söyleyebileceği en tehlikeli yalan şudur:
“Ben kötü bir insan değilim; dolayısıyla yaptığım şey de kötü olamaz.”
Oysa iyi bir insan olduğumuza inanmakla gerçekten iyi davranmak aynı şey değildir.
İyilik, kendimize verdiğimiz bir unvan değil, her gün yeniden vermemiz gereken ahlaki bir sınavdır.
Joseph Brodsky’ye atfedilen şu söz, kötülüğün gündelik hayatta nasıl görünür hâle gelebileceği üzerine düşündürüyor:
“Kötülüğün büyük siyah çizmeler giyip evinize geleceğini mi sanıyorsunuz?
Oysa öyle gelmez…
Dile dikkat edin…
Çünkü her şey dille başlar.”
Bu sözün işaret ettiği tehlike, kötülüğün her zaman açıkça tanınabilir bir yüz taşımamasıdır.
Kötülük bazen bir insanı küçümseyen cümlede, bazen bir topluluğu aşağılayan söylemde, bazen de başkasının acısını önemsizleştiren bir kahkahada kendisine yer bulur.
Önce bir insanın onurunu inciten sözler söylenir.
Sonra bu sözler şakaya, alışkanlığa ve sıradan bir konuşma biçimine dönüşür.
İnsanlar zamanla söylenen sözlerin taşıdığı anlamı sorgulamamaya başlayabilir.
Bir insanın aşağılanması eğlenceye, bir topluluğun dışlanması doğal bir davranışa, nefret ise haklı bir tepkiye dönüştürülebilir.
Oysa bir davranışın sık tekrarlanması, onu ahlaken doğru hâle getirmez.
Tarih, insanları kimlikleri nedeniyle değersizleştiren, onları düşman olarak gösteren ve uğradıkları haksızlıkları meşrulaştıran söylemlerin ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabildiğini defalarca gösterdi.
Elbette her kötü söz büyük bir kötülüğün başlangıcı değildir. İnsanlar düşünmeden konuşabilir, hata yapabilir ve söylediklerinden pişmanlık duyabilir. Ancak aşağılayıcı dilin sistematik biçimde kullanılması ve nefretin normalleştirilmesi, kötülüğün yayılması için uygun bir ortam oluşturabilir.
Çünkü dil yalnızca düşüncelerimizi aktarmakla kalmaz; başkalarını nasıl gördüğümüzü, onlara nasıl davrandığımızı ve hangi davranışları kabul edilebilir bulduğumuzu da etkiler.
Bir insanı sürekli değersizleştirirseniz ona yapılan haksızlıkları önemsiz görmeye başlayabilirsiniz.
Bir topluluğu sürekli tehdit olarak tanımlarsanız o topluluğa yönelik düşmanlığı besleyebilirsiniz.
Bir insanın acısıyla alay etmeyi alışkanlık hâline getirirseniz zamanla onun acısına karşı duyarlılığınızı yitirebilirsiniz.
Kötülüğün en tehlikeli biçimlerinden biri, insanın başkasına verdiği zararı artık bir zarar olarak görmemeye başlamasıdır.
Şimdi asıl soruya gelelim.
Kötülüğün dünyada bu kadar yer bulmasından yakınırken kendi sözlerimizle ve davranışlarımızla onun büyümesine farkında olmadan katkıda bulunuyor olabilir miyiz?
Bu sorunun cevabını başkalarında aramak kolaydır.
Haksızlık yapanları gösterebilir, başkalarını incitenleri eleştirebilir, toplumdaki yozlaşmadan yakınabiliriz.
Peki, bütün bunları yaparken kendimize aynı soruları soruyor muyuz?
Bir insanın arkasından konuşurken onun onurunu ne kadar gözetiyoruz?
Bir tartışmada haklı çıkmak uğruna karşımızdakini küçük düşürüyor muyuz?
Bize yapılan bir iyiliği hatırlarken bize yapılan bir kötülüğü yıllarca besleyip büyütüyor muyuz?
Gücümüzün yettiği yerde adil, gücümüzün yetmediği yerde sessiz miyiz?
Kendi hatalarımıza mazeret bulurken başkalarının hatalarını neden hemen karakterlerinin kanıtı sayıyoruz?
Bunlar kolay sorular değil.
Çünkü insanın başkasındaki yanlışı görmesi, kendi yanlışını görmesinden çoğu zaman daha kolaydır.
Kendi davranışlarımızın arkasındaki nedenleri biliriz. Korkularımızı, kırgınlıklarımızı, hayal kırıklıklarımızı ve niyetlerimizi tanırız. Bu nedenle kendimize anlayış gösteririz.
Başkalarının davranışlarını ise çoğu zaman yalnızca dışarıdan görür ve onları kesin hükümlerle değerlendiririz.
Böylece kendimize tanıdığımız hoşgörüyü başkalarından esirgeriz.
Oysa vicdan, yalnızca başkalarını yargılayan bir mahkeme değildir. İnsanın kendisini de aynı dürüstlükle sorgulayabildiği bir iç hesaplaşmadır.
Üstelik kötülüğün büyümesi için herkesin kötü olması gerekmez.
Bazen haksızlık yapan birkaç kişinin cesareti, karşısındaki insanların korkusu ve sessizliğiyle birleşir.
Bir insan aşağılanırken susmak, bir haksızlık yaşanırken görmezden gelmek, güçsüzün hakkı çiğnenirken yalnızca kendi çıkarını düşünmek…
Bunların her biri, koşullara göre farklı anlamlar taşıyabilir. İnsan bazen korktuğu için sessiz kalabilir; bazen de ne yapacağını bilemeyebilir. Her sessizliği suç ortaklığı olarak değerlendirmek doğru değildir.
Ancak sessizlik alışkanlığa, kayıtsızlık bir yaşam biçimine dönüştüğünde kötülük karşısındaki toplumsal direnç zayıflayabilir.
İşte bu nedenle iyilik, yalnızca kötülük yapmamak değildir.
İyilik, gerektiğinde kötülüğe karşı durabilmek ve başkasının hakkını kendi rahatımızdan daha değerli görebilmektir.
İyilikten söz ettiğimizde çoğu zaman merhameti, sevgiyi ve güzel duyguları düşünürüz.
Oysa iyilik, yalnızca iyi hissetmekle sınırlı değildir.
Bazen bize haksızlık yapan bir insana karşı adil davranmaktır.
Bazen hiç sevmediğimiz birinin hakkını savunmaktır.
Bazen kendi çıkarımıza uygun olsa bile bir haksızlığa ortak olmamaktır.
Bazen de yanıldığımızı kabul ederek özür dilemektir.
İyilik, insanın kendisini her zaman haklı çıkarma ihtiyacından vazgeçebilmesidir.
Çünkü insanın gerçek karakteri, yalnızca kendisine iyi davrananlara karşı tutumuyla ölçülemez. Asıl sınavlarından biri, anlaşamadığı, sevmediği ya da kendisine hiçbir yararı dokunmayacağını düşündüğü insanlara nasıl davrandığıdır.
Güç eline geçtiğinde başkalarını ezmek yerine koruyabiliyor mu?
Hata yapan birini aşağılamak yerine hatasını düzeltmesine yardımcı olabiliyor mu?
Kendisinden farklı düşünen bir insanın onuruna saygı gösterebiliyor mu?
Bütün bunlar, iyiliğin bir duygu olmanın ötesinde ahlaki bir tercih olduğunu gösterir.
İyilik, insanın kendi iç dünyasında başlasa da orada kalmaz. Sözlerine, davranışlarına, ilişkilerine ve toplumsal yaşama yansır.
Bir insanın yaptığı küçük bir iyilik, başka bir insanın hayata bakışını değiştirebilir.
Bir haksızlığa karşı çıkan tek bir ses, başkalarına da konuşma cesareti verebilir.
Bir insanın incitici bir sözü söylemekten vazgeçmesi, görünüşte küçük olsa da insan ilişkilerinde daha saygılı bir dilin yerleşmesine katkıda bulunabilir.
İyiliğin değeri, yalnızca büyüklüğünde değil, insan hayatında yarattığı etkidedir.
Ancak iyiliğin kötülüğü kendiliğinden ortadan kaldıracağını da düşünmemeliyiz. İyi niyetin yanında adalet, sorumluluk, eğitim ve hakları koruyan kurumlar da gereklidir.
İyilik, kötülüğün karşısında yalnızca güzel duygularla değil, bilinçli davranışlarla da durabilmelidir.
İnsanın içinde öfke, kıskançlık, bencillik ve intikam arzusu bulunabilir. Bu duyguların varlığı, insanın bütünüyle kötü olduğu anlamına gelmez.
Asıl mesele, insanın bu duyguları nasıl ele aldığıdır.
Kendi öfkesini tanıyabilen, öfkeliyken verdiği kararları sorgulayabilen ve başkasına zarar vermemek için kendisini durdurabilen insan, kendi davranışları üzerinde sorumluluk almayı öğrenir.
Aynı şekilde, kıskançlığını fark eden insan başkasının başarısını küçümsemek yerine kendi eksiklerini anlamaya çalışabilir.
Kendisini her zaman haklı görme eğilimini fark eden insan, başkasının bakış açısını dinlemeyi öğrenebilir.
İşte insanın değişme ihtimali burada ortaya çıkar.
İnsan, yalnızca başkalarının davranışlarını eleştirerek değil, kendi davranışlarını dönüştürerek de iyiliğe yaklaşabilir.
Bunun için kusursuz olmak gerekmez.
Gerekli olan, kendi kusurlarımızı inkâr etmemek ve onları başkalarına zarar vermenin gerekçesine dönüştürmemektir.
Belki de gerçek ahlaki olgunluk, insanın kendi içindeki karanlığı bütünüyle yok ettiğini düşünmesi değil, onun varlığını kabul ederek davranışlarını bilinçle yönetmeye çalışmasıdır.
Çünkü kendisini hiçbir zaman yanılmayan, hiçbir zaman haksızlık yapmayan biri olarak gören insanın değişmek için de bir nedeni kalmaz.
Oysa insan, hayatı boyunca kendisini yeniden değerlendirebilecek bir varlıktır.
Daha adil olmayı, daha dikkatli konuşmayı, daha fazla dinlemeyi ve başkalarının acılarına karşı daha duyarlı davranmayı öğrenebilir.
İyilik, belki de insanın kendisi üzerinde verdiği bu bitmeyen emeğin adıdır.
Dostlarım,
İyilik ve kötülük üzerine düşünürken kendimize bir kez daha soralım:
Hangi sözlerimiz insanları incitiyor?
Hangi davranışlarımız başkalarının hayatını zorlaştırıyor?
Hangi önyargılarımızı hiç sorgulamadan savunuyoruz?
Hangi haksızlıkları yalnızca bize dokunmadığı için görmezden geliyoruz?
Ve en önemlisi, nasıl bir insan olmak istiyoruz?
Bu soruların cevapları, yalnızca kendi iç dünyamızı değil, birlikte yaşadığımız toplumun niteliğini de etkiler.
Çünkü bir toplumun ahlaki iklimi, yalnızca yasalarla ve kurallarla değil, insanların birbirlerine nasıl davrandıklarıyla da şekillenir.
Başkalarının acısına duyarlı olmak, farklılıklara saygı göstermek, haksızlığa karşı çıkmak ve kendi yanlışlarımızı kabul edebilmek…
Bunlar insanlığın daha adil bir dünyada yaşayabilmesi için ihtiyaç duyduğu değerlerdir.
Kötülüğü yalnızca uzakta, başkalarının davranışlarında ararsak kendi sorumluluğumuzu gözden kaçırabiliriz. İyiliği yalnızca güzel sözlerde ararsak onu hayata geçirme görevimizi unutabiliriz.
Belki de yapmamız gereken, her gün kendi payımıza düşen sorumluluğu yeniden hatırlamaktır.
Bir insanı incitmek yerine anlamaya çalışmak…
Bir haksızlığa tanık olduğumuzda imkânlarımız ölçüsünde karşı çıkmak…
Kendi çıkarımızla adalet arasında seçim yapmak zorunda kaldığımızda vicdanımızı dinlemek…
Ve yanlış yaptığımızda bunu kabul edebilmek…
Dünya bir günde değişmeyebilir. İnsanlık bütün kötülüklerinden bir anda arınamayabilir. Fakat bu gerçekler, iyilik için çaba göstermemizin değerini azaltmaz.
Çünkü her insanın seçimi, kendi hayatının ve ilişkilerinin bir parçasını şekillendirir.
Belki de dünyayı daha iyi bir yer hâline getirmenin ilk adımı, bütün insanlığı değiştirmeye kalkışmadan önce kendi davranışlarımızı sorgulamaktır.
Şimdi yeniden iki düşünceye dönelim.
İçimizde hangi eğilimleri beslediğimizin önemli olduğunu hatırlatan Nevzat Tarhan’ın yaklaşımı…
Ve kötülüğün dilimizde nasıl sıradanlaşabileceğine dikkat çeken Brodsky’ye atfedilen söz…
Bu iki düşünce bizi aynı vicdani sorumluluğa çağırıyor: İçimizdeki eğilimleri tanımak, sözlerimizi seçmek ve davranışlarımızın sorumluluğunu üstlenmek.
Çünkü insanın iyiliği, yalnızca kendisi hakkında ne düşündüğüyle değil, başkalarının hayatında ne bıraktığıyla da ilgilidir.
Başkalarının karanlığını göstermek kolaydır. Zor olan, kendi içimizdeki karanlığa dürüstçe bakabilmektir.
Ve belki de insanlık, tam da o anda değişmeye başlar:
Bir insan, başkasını suçlamadan önce kendisini sorgulamayı seçtiğinde…
Bir söz, bir yarayı açmak yerine iyileştirdiğinde…
Bir vicdan, kendi çıkarından önce adaleti gözettiğinde…
Çünkü iyilik, yalnızca kötülüğün yokluğu değildir; insanın, kötülüğe rağmen daha adil ve daha merhametli olmayı seçmesidir.
Dostça selamlarımla,
Kamil Kopuz
Drunen
The post KÖTÜLÜK BİR GÜNDE BAŞLAMAZ first appeared on Hollanda Haberleri.

42 dakika önce
8











Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·