Bazı insanlar hayatımıza bir merakla girmez; bir keşifle, bir tanışmayla, bir sıcaklıkla değil… sanki çok önceden çizilmiş bir planı kontrol eder gibi girerler, gözleriyle değil de sezgileriyle yoklarlar bizi, nerede durduğumuzu, hangi cümlede sustuğumuzu, hangi anıda hâlâ nefesimizin düğümlendiğini anlamaya çalışırlar ve sonra en tuhaf olan şey başlar: seni sen yapan şeyleri değil, seni sende en çok inciten yerleri ezberlerler.
İnsan dediğimiz varlık bazen sevdiğini değil, çözebildiğini sever; çünkü çözmek, sevmekten daha güvenli bir iktidar alanı yaratır, ve bazı ilişkiler tam da bu yüzden sevgi gibi değil, sessiz bir strateji gibi ilerler, bir cümle söylenir ama o cümlenin altında başka bir cümle daha vardır, görünmeyen, saklanan, tam hedefe yönelen bir alt metin…
Ve işte zayıf noktadan vurma dediğimiz şey, çoğu zaman bağırarak değil, fısıldayarak gerçekleşir; bir insanın gözünün içine bakarak değil, onun gözlerini yere indiren bir hatırlatmayla başlar, “ben öyle demek istemedim” cümlesinin içine saklanmış bir keskinliktir bu, insanı doğrudan yaralamaz, daha tehlikelisini yapar: insanın kendi içindeki yarayı yeniden açar, sanki o yara hiç kapanmamış gibi.
Çarpıtma ise burada ince bir sis gibi yayılır; olay aynı olaydır, kelimeler aynı kelimelerdir, ama anlatan kişi değiştiğinde hakikat de yer değiştirir, çünkü insan bazen gerçeği anlatmaz, gerçeği kendi lehine yeniden düzenler, eksiltir, büyütür, eğip büker, ta ki karşısındaki kişi artık olanı değil, kendisine hissettirileni hatırlayana kadar…
Ve en sessiz çöküşler tam burada olur; bir tartışmanın ortasında değil, bir cümlenin ardından değil, insanın kendi kendine “ben mi abartıyorum?” diye sorduğu o anlarda, çünkü zayıf noktaya dokunan bir söz, dışarıdan bir ses gibi değil, içeriden yükselen bir şüphe gibi çalışır ve insan en çok kendi içine yenilir.
Belki de bu yüzden bazı insanların “gerçek yüzü” dediğimiz şey, onların gülerken nasıl göründüğü değil, güç ellerine geçtiğinde neye dönüştükleridir; çünkü güç, insanın içindeki niyeti gizleyen ince örtüyü kaldırır, geriye ne empati kalır ne mesafe, sadece hedefi belli bir cümle kalır, nereye gideceğini bilen, kimi keseceğini bilen bir cümle…
Ve sonra insan şunu fark eder, biraz geç fark eder çoğu zaman: bazı insanlar seni dinlemez, seni anlamaz, seni taşımaz; sadece senden bir harita çıkarır, nereden kırıldığını gösteren bir harita… ve o harita ellerindeyken sen kendini güvende sanırsın, çünkü sana karşı kullanılmamıştır henüz, ama harita zaten çıkarılmıştır bir kere, ve bu bilginin kendisi bile bir tür sessiz tehdittir.
En ağır yanı da şudur: bunu yapan kişi çoğu zaman kendini kötü biri olarak görmez, hatta tam tersine, kendini “haklı olan”, “doğruyu söyleyen”, “gerçeği hatırlatan” kişi olarak anlatır; çünkü insan, başkasını incitirken bile kendini aklayacak bir dil bulabilir, ve bu dil bazen gerçeğin kendisinden daha ikna edicidir.
O yüzden bazı ilişkilerde asıl mesele kimin haklı olduğu değildir; kimin neyi neden söylediğidir, çünkü aynı cümle bir insanı uyandırırken başka bir insanı yerle bir edebilir, ve kelimenin kaderi, onu söyleyenin niyetinde gizlidir.
Ve insan bir noktadan sonra şunu öğrenir. kolay öğrenmez, kırılarak öğrenir .herkes seni sen olduğun için görmez; bazıları seni yalnızca nereden sarsılacağını öğrenmek için görür… ve asıl güç, artık o haritayı taşımasına izin vermemektir.
The post İnsanların Gerçek Yüzü ve Zayıf Noktadan Vurma Sanatı first appeared on Hollanda Haberleri.

2 gün önce
47













Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·