İNSANIN YAŞADIĞI ÜLKEYE YABANCILAŞMASI

1 hafta önce 75

 

Sessiz bir kopuşun anatomisi

İnsan, dünyaya bir coğrafyanın ortasında değil, bir anlamın içine doğar.

 

İlk kelimesi bir dile yaslanır, ilk bakışı bir kültürün içinden geçer, ilk hafızası bir tarihin gölgesinde şekillenir.

 

Bu yüzden bir ülke, yalnızca sınırlarla çizilmiş bir toprak parçası değil; insanın içinde yavaş yavaş kök salan görünmez bir varlıktır.

 

Peki ne olur da insan, bir gün dönüp bu görünmez varlığı inkâr etmeye başlar?

 

Neden kendi sesine yabancılaşır gibi, ait olduğu yerin sesini de susturmak ister?

 

Bu kopuş bir anda olmaz.

İnsan, ait olduğu yerden önce sessizce uzaklaşır; sonra anlamını kaybeder, ardından bağını…

 

Aidiyet, çoğu zaman sanıldığı gibi doğuştan gelen bir kesinlik değildir.

 

Aksine, yaşadıkça kurulan, hissedildikçe derinleşen bir bağdır.

 

Eğer insan bu bağın içinde kendini eksik, dışarıda ya da değersiz hissederse, içten içe bir mesafe oluşur.

 

Bu mesafe önce bir soru olur:

“Ben nereye aitim?”

Cevap bulunamazsa, zamanla o soru bir itiraza dönüşür…

ve nihayetinde inkâra.

İnkâr, çoğu zaman bir düşünce değil; bir savunmadır.

 

İnsan bazen anlamadığı şeyi reddeder, bazen de kendini koruyamadığı yerde gerçeği inkâr ederek var olmaya çalışır.

 

Bu yüzden bir ülkenin tarihini yok sayan, onun kurucu değerlerini küçümseyen ya da ortak hafızasını değersizleştiren insanı anlamaya çalışırken, sadece söylediklerine değil; sustuklarına da bakmak gerekir.

 

Çünkü her sert sözün ardında, çoğu zaman duyulmamış bir kırgınlık saklıdır.

Fakat burada insanın kendine karşı dürüst olması gereken bir eşik vardır.

Eleştirmek ile değersizleştirmek arasındaki o ince çizgi…

İşte o çizgi aşıldığında, insan yalnızca bir fikri değil; kendi zeminini de yıkmaya başlar.

Bir toplumun tarihi, kusursuz bir hikâye değildir.

İçinde hatalar da vardır, eksikler de, acılar da…

Ama bütün bunlar, o tarihi yok saymayı değil, anlamayı gerektirir.

Çünkü insan, ancak yüzleştiği geçmişin üzerinde yükselebilir; inkâr ettiği geçmişin değil.

Siyaset, bu kırılgan zemini çoğu zaman daha da sertleştirir.

İnsanlar fikirleri tartışmayı bırakıp taraflara sığındığında, hakikat geri çekilir.

Bu noktada artık mesele doğruyu aramak değil, karşı tarafı yok saymaktır.

Ve ne yazık ki en büyük yıkım da tam burada başlar:

Ortak olan her şey anlamını yitirir.

Oysa bir ülke, herkesin aynı düşündüğü bir yer değildir.

Bir ülke, farklı düşünen insanların yine de aynı zeminde kalabildiği yerdir.

Bu zemin kaybolduğunda, geriye sadece sesler kalır;

ama o sesler artık bir anlam taşımaz.

İnsan, bazen fark etmeden kendine şu kötülüğü yapar:

Kendi içindeki boşluğu, ait olduğu yere yöneltir.

Oysa hiçbir ülke, bir insanın bütün eksikliğini dolduramaz.

Ama bir insan, kendi içindeki boşluğu anlamadan, dışarıda hiçbir şeyi doğru okuyamaz.

Bu yüzden mesele sadece bir ülkeyi savunmak ya da eleştirmek değildir.

Mesele, insanın kendisiyle kurduğu bağdır.

Çünkü kendine yabancılaşan bir insan, er ya da geç ait olduğu her şeye de yabancılaşır.

Ve belki de en ağır gerçek şudur:

İnsan, köklerini keserek hafiflediğini sanır…

oysa sadece tutunacağı her şeyi yitirir.

“ İnsan, ait olduğu toprağı inkâr ettiğinde özgürleştiğini sanır; oysa sadece köksüzleşir ve köksüz insan, ilk rüzgârda savrulan bir gölgeden ibarettir.” ((Kamil Kopuz)

Dostça selamlarımla,

Kamil Kopuz

Kkopuz53@gmail.com

 

 

 

The post İNSANIN YAŞADIĞI ÜLKEYE YABANCILAŞMASI first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku