“Hiçbirimiz sınanmadığımız günahın masumu değiliz.”
Sadi Şirazi’ye atfedilen bu sözü çok severim. Özellikle büyük büyük konuşanları gördüğümde aklıma gelir.
Çünkü insanın ne kadar dürüst olduğunu, ne kadar ahlaklı olduğunu anlatması kolaydır. Asıl mesele, eline güç geçtiğinde ne yaptığıdır.
1990’ların sonlarında İslamcı hareketin önemli bir bölümü mevcut düzeni eleştirirken kendisini başka bir ahlakın temsilcisi olarak anlatıyordu. Yoksulluğa karşıydılar, israfa karşıydılar, yolsuzluğa karşıydılar. “Bir lokma, bir hırka” anlayışından söz ediyor, “alnı secdeye değen” insanların devleti yönettiğinde her şeyin değişeceğini söylüyorlardı.
2002’de AKP’nin iktidara gelmesiyle bu anlatı devlet yönetiminin de temel söylemlerinden biri hâline geldi.
Aradan neredeyse çeyrek yüzyıl geçti.
Artık söylemi değil, sonucu konuşabiliriz.
Sonuç ortada.
Bugün Türkiye’de yolsuzluk, kayırmacılık, torpil, kamu gücünün kişisel ve siyasi çıkarlar için kullanılması tartışmaları hayatın sıradan başlıkları hâline gelmiş durumda.
Üstelik mesele yalnızca siyasetçilerin serveti değil.
Ekonomiden spora, sağlıktan bürokrasiye kadar uzanan bir tablo var.
Bugün yaşadığımız fon soruşturması bunun en güncel örneklerinden biri.
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya’nın adı fon ve borsa işlemleriyle ilgili iddiaların merkezine geldi. Kendisi görevlerinden ayrıldı. Kaya ve eşi hakkında, fon soruşturması kapsamında milyarlarca liralık kazanç sağladıkları ortaya çıktı. Hukuki sonucu elbette soruşturma sonunda ortaya çıkacak. Fakat ortada cevaplanması gereken ciddi sorular var.
Çünkü mesele yalnızca bir kişinin ne kadar para kazandığı değildir.
Mesele, iktidarın yıllardır başkalarına yönelttiği ölçünün kendisine uygulanıp uygulanmayacağıdır.
Çeyrek asırdır başkalarına çuvaldız batıranların, sıra kendilerine geldiğinde iğneye nasıl davranacağını görmek istiyoruz.
Daha önce de benzer sınavlardan geçtik.
Reza Zarrab soruşturması ve dönemin bakanlara hediye edildiği öne sürülen milyonluk hediyeler hafızalarda. Bunların hukuki ve siyasi tartışmaları yıllardır devam ediyor.
Sonra Çiftlik Bank çıktı.
On binlerce insanın mağdur edildiği bu sistem yıllarca büyüdü. Meclis tutanaklarına da yansıdığı üzere, olay ortaya çıktığında iktidar ile muhalefet arasında devletin denetim sorumluluğu konusunda ciddi tartışmalar yaşandı.
Sağlıkta Yenidoğan Çetesi soruşturması ise insanın aklına başka bir soru getiriyor.
Bebeklerin sevk edilmesi ve haksız kazanç sağlanması iddiaları üzerine çok sayıda özel hastanenin ruhsatı iptal edildi. Soruşturma dosyasında 112 çalışanları ile bazı özel hastaneler arasındaki ilişkiler de yer aldı.
Sağlık, insanın para kazanacağı son yer olmalıydı.
Ama sistem öyle bir noktaya geldi ki insanımız özel hastanelerin ve ilaç şirketlerinin pazarı hâline gelmiş durumda.
Bugün sporda da benzer bir soru önümüzde duruyor.
Merkez Hakem Kurulu Başkanı Ferhat Gündoğdu’nun da aralarında bulunduğu yedi kişi, resmî belgede sahtecilik ve mobbing iddiaları kapsamında gözaltına alındı. Soruşturma hakem ve gözlemcilere yönelik uygulamalarla ilgili.
Hakem, sahada adalet dağıtacak.
Sağlıkçı, insan hayatını koruyacak.
Bürokrat, devlet adına karar verecek.
Siyasetçi, kamu adına yetki kullanacak.
Peki bütün bunların ortak noktası nedir?
Güven.
İktidara gelirken “bizden” olmanın değil, ahlaklı olmanın öneminden söz edenler bugün neden liyakat tartışmalarının tam ortasında?
Neden devlet kurumlarında akrabalık, yakınlık ve siyasi referans tartışmaları hiç bitmiyor?
Neden güç arttıkça tevazu azalıyor?
Bir zamanlar eleştirilen saray hayatının, lüksün, gösterişli yaşamın ve siyasi güç üzerinden zenginleşmenin yeni sahipleri nasıl ortaya çıktı?
Asıl soru budur.
Çünkü “bir lokma, bir hırka” bir kıyafet meselesi değildi.
Bir ahlak iddiasıydı.
İktidara gelmeden önce anlatılan şuydu:
Biz farklıyız.
Biz yolsuzluk yapmayız.
Biz harama el uzatmayız.
Biz kul hakkından korkarız.
Biz makamı servet kapısı olarak görmeyiz.
Peki iktidar olduktan sonra ne oldu?
Bir kısmı makam sahibi oldu.
Bir kısmı büyük servetlerin sahibi oldu.
Bir kısmı devlet imkânlarıyla büyüyen ekonomik çevrelerin parçası oldu.
Bir kısmı da dün eleştirdiği düzenin nimetlerinden yararlanırken dün söylediği sözleri unuttu.
Üstelik mesele sadece AKP kadroları da değil.
İktidar çevresinde yıllarca büyüyen cemaat yapılanmalarının devlette nasıl örgütlendiğini, sonunda 15 Temmuz’a kadar uzanan bir felakete nasıl dönüştüğünü hep birlikte gördük.
Dün “hocaefendi” diye devletin kapılarını açtıkları insanları, bugün terör örgütü lideri olarak anlatıyorlar.
Demek ki mesele sadece kimin alnının secdeye değdiği değilmiş.
Mesele, elindeki gücü ne için kullandığınmış.
Mesele, makam geldiğinde neye dönüştüğünmüş.
Şimdi yine büyük sözler duyacağız.
“Kim suç işlediyse hesabını verir.”
Elbette vermeli.
Ama bu sözün bir şartı var:
Hesap herkese sorulmalı.
Siyasi kimliğine göre değil.
Partisine göre değil.
İktidara yakınlığına göre değil.
Dün muhalife çuvaldız batırıp bugün kendine iğne dokundurmaktan kaçınarak adalet kurulmaz.
Yıllarca başkalarının ahlakını sorgulayanların şimdi kendi ahlaklarını sınama zamanı.
Çünkü güç de bir sınavdır.
Para da bir sınavdır.
Makam da bir sınavdır.
Ve insan, en çok da başkasına kolayca söylediği sözü kendisine uygularken sınanır.
Sadi Şirazi’ye atfedilen sözün asıl ağırlığı da burada.
Hiçbirimiz sınanmadığımız günahın masumu değiliz.
Şimdi merak ediyoruz:
Çuvaldızı başkasına batırmakta bu kadar mahir olanlar, iğneyi kendilerine batırabilecekler mi?
The post İğne-Çuvaldız first appeared on Hollanda Haberleri.

49 dakika önce
8













Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·