Ey Türk gençliği!

1 saat önce 11

Bugünkü yazıma, benim için en kıymetli günlerden biri olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ile başlamak isterim. Vatanımı esaretten kurtaran, bize bir vatan, o vatanda özgür birey olma hakkı ve vatandaşlık bilinci kazandıran, Cumhuriyet’in tüm nimetlerinden faydalanmamızı sağlayan başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüze ve silah arkadaşlarına binlerce teşekkürümü huzurunuzda sunmak isterim. Bayramımız kutlu olsun.

 

29 Ekim’i sadece bir takvim günü olarak görmeyin; bugün, bu topraklarda yaşayan herkesin ortak mirasına, bağımsızlık iradesine ve millî egemenliğe sahip çıkma günüdür. Cumhuriyet, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” ilkesiyle kurulmuş; yokluk, yoksulluk ve işgal altında dahi milletin kendi geleceğini kendi iradesiyle belirleme kararlılığının sembolü olmuştur.

 

Ancak 29 Ekim’i kutlarken Cumhuriyet’in sadece bir bayram gününe ya da zoraki, göstermelik kutlamalara indirgenmesine bir Türk evladı olarak karşı çıkmak da boynumuzun borcudur.

 

Bilmeyenlere ya da işine gelmeyenlere bir gerçeği buradan tekrar haykırmak isterim: Cumhuriyet; laikliği, hukuk devletini, kadın-erkek, yaşlı-genç eşitliğini, bilimi ve aklı merkeze alan, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir yönetim biçimidir.

 

Bu değerlere her gün ne kadar ihtiyacımız olduğu ortadadır. Bu değerler yaşatılmadığında, 29 Ekim’de yakılan ışıklar ve edilen nutuklar, içi boş birer vitrin gösterisine dönüşme riski taşır. Nitekim bu riski bugün de görüyoruz.

 

İşte tam da bu noktada yazıma, birkaç kez okuduğum, hayatımda okuduğum belki de en değerli kitapla devam edeceğim.

 

Cumhuriyet’imizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün başyapıtı Nutuk’un sekiz dilde dünyaya tanıtılması, önemli bir adım olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu adımı değerlendirirken bir yandan da Cumhuriyet’in temel değerlerinin içeride ne kadar yaşatıldığını ve benimsendiğini sorgulamak zorundayız.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Atatürk’ün başyapıtı Nutuk’u sekiz dilde dünyaya tanıtan ve engelli vatandaşlar için tamamen erişilebilir kılan “Nutuk Külliyatı Projesi”ni hayata geçirdiğini duyurdu.

 

Nutuk’un Türkçenin yanı sıra İngilizce, Almanca, Fransızca, Kazakça, Rusça, Urduca, Farsça ve Türkmence baskılarıyla; sesli, işaret dilli ve Braille alfabesiyle erişime sunulması elbette kıymetli bir adımdır.

 

“Arapçası neden yapılmıyor?” diye sormadan da geçemiyorum. Neden?

 

Bu proje, Nutuk’un yalnızca bir tarih kitabı değil, aynı zamanda bir bağımsızlık manifestosu olduğunu dünyaya göstermesi bakımından önemlidir. Bilhassa bu adımı mevcut iktidarın atması, bize meşhur bir deyimi hatırlatıyor: “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” Sanırım burada bunu yazsam hiç kimse yadırgamaz.

 

Ancak bu gelişmeyi değerlendirirken haddimi aşmak istemem ama yapılanlara ve söylenenlere bakınca, en azından bende, ikiyüzlü bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz hissi güçleniyor.

 

Bir yanda Nutuk, diğer yanda Atatürk’ü değersizleştirme çabaları

 

Yıllardır bu ülkede Atatürk’ün düşünceleri, ilkeleri ve kurduğu Cumhuriyet’in temel değerleri, Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlarının söylemleriyle aşındırılmaya, değersizleştirilmeye çalışıldı.

 

Atatürk’ü “dini yok saymakla” suçlayanlar, onun milletin manevi değerlerine saygılı olmadığını ileri sürdüler. Kendileri gibi camide namaz kılarken çekilmiş fotoğrafları az olduğu ya da hiç olmadığı gerekçesiyle ona “dinsiz” bile dediler. Laikliği, Cumhuriyet’i ve millî egemenliği savunan herkes, zaman zaman “dindar değil” diye yaftalandı.

 

Oysa Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” ilkesi, sadece siyasi kurumların değil, dinî kurumların da milletin hizmetinde, tarafsız ve liyakatli bir şekilde yönetilmesini gerektirir.

 

Bugün hâlâ Atatürk’ten hoşlanmayan, onu sevmeyen kimi çevreler, onun kurduğu Cumhuriyet’in kazanımlarını tepe tepe kullanırken küçümseyici söylem ve tavırlarından vazgeçmiyor. Bu durum, söz konusu çelişkinin en somut göstergesidir.

 

Evet, Nutuk’u dünyaya tanıtmak elbette güzel bir adımdır. Ancak Nutuk’u tanıtan ellerin, onun yazarına ve düşüncelerine ne kadar sahip çıktığı da sorgulanmalıdır. 23 Ekim Cuma günü hiçbir camide, hutbelerde Atatürk ya da Cumhuriyet hakkında bir kelime bile edilmemesi de ortada duruyor.

 

Nutuk’un 100. yılına doğru: Fırsat mı, vitrin mi?

 

Bakan Ersoy’un açıklamalarına göre proje, 2027 yılında, Nutuk’un okunuşunun 100. yılında yeni çalışmalarla devam edecek. Konferanslar, dijital platformlar, metaverse sergileri ve “100. Yılında Atatürk’ün Nutuk’u” başlıklı editoryal bir eser planlanıyor. Bütün bunlar, teknolojinin sunduğu imkânlarla tarih bilincini güçlendirmek adına olumlu adımlardır.

 

Ancak şu soruyu sormadan edemiyoruz: Nutuk’u sekiz dilde dünyaya tanıtmak, onun fikirlerini içeride yaşatmakla ne kadar paraleldir? Eğer bir yandan Nutuk dünyaya açılırken diğer yandan onun “muasır medeniyet seviyesi” hedefi, laiklik ilkesi ve Cumhuriyet değerleri gündelik siyasette yok sayılıyorsa bu proje, samimi bir sahiplenme yerine vitrin süsü ya da yaklaşan seçime yatırım amaçlı bir çaba olarak kalma riski taşır.

 

Yazıma, Atamızın Nutuk’ta yer alan Gençliğe Hitabesi’yle devam etmek isterim:

 

Ey Türk gençliği!

 

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!

 

Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler.

 

Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

 

Ey Türk istikbalinin evlâdı!

 

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

 

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesi itibarıyla tam bağımsızlığı ve millî egemenliği esas alır.

 

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi, sadece bir dönemin değil, her dönemin tehditlerine karşı bir uyarı niteliğindedir. Bugün Türkiye’yi zayıflatmak, kaos ortamı yaratmak ve toplumsal dokuyu çürütmek isteyen iç ve dış mihrakların en sık başvurduğu yöntem, dinî ve millî değerleri birbirine düşürmektir.

 

Son yıllarda Atatürk’ü ve onun kurduğu laik Cumhuriyet’i, Diyanet İşleri Başkanlığı ve benzeri dinî kurumların karşısında konumlandırma çabası, aslında bu sinsi planın bir parçasıdır.

 

Atatürk’ü “dini yok saymakla” suçlayanlar, tarihî gerçeklerden bihaber oldukları gibi milletin ortak değerlerine de zarar vermektedirler. Atatürk, milletin manevi değerlerine saygılı, ancak dinin siyasi bir malzeme olarak kullanılmasına karşı duran bir liderdi. Diyanet’i, milletin dinî işlerini doğru ve sahih bir şekilde yerine getirmesi için bir kurum olarak görmek, onu siyasi bir aparat hâline getirmekten çok farklıdır.

 

Bu noktada, son dönemde yaşanan idari tasarruflar, millî irade ve toplumsal hassasiyetler açısından ciddi bir sınavdır. Kocaeli İl Müftüsü Mevlüt Koçak’ın görevden alınması ve ardından gelen tepkiler üzerine tekrar görevine iade edilmesi, aslında milletin sesinin ne kadar güçlü olduğunu ve doğru yönetimin istişareyle mümkün olacağını göstermiştir.

 

Bir din görevlisinin atanması veya görevden alınması, sadece idari bir karar değil, aynı zamanda toplumun manevi dinamiklerini doğrudan etkileyen bir meseledir. Tepkiler üzerine geri adım atılması ve göreve iade edilmesi, olması gerekenin, yani millî iradeye ve toplumsal talebe saygı duyulmasının bir tezahürüdür.

 

Türkiye’yi zayıflatmak isteyenler, dinî kurumları siyasetin gölgesine çekerek milletin dinî duygularını istismar etmeye çalışmaktadırlar.

 

Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” ilkesi, sadece siyasi kurumların değil, dinî kurumların da milletin hizmetinde, tarafsız ve liyakatli bir şekilde yönetilmesini gerektirir. Bu nedenle dinî kurumların siyasi tartışmaların dışında tutulması, Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefleriyle de örtüşmektedir.

 

Değerli okurlarım, sonuç olarak Türkiye’nin birliği, Atatürk’ün ilkeleri ile milletin manevi değerlerinin barış içinde bir arada yaşamasına bağlıdır.

 

Dinî kurumları yok saymak ya da onları siyasi birer enstrüman hâline getirmek, millî iradeye vurulacak en büyük darbedir. Kocaeli örneğinde olduğu gibi, milletin tepkisi ve idarenin geri adım atması, millî iradenin üstünlüğünü göstermiştir.

 

Doğru olan, din görevlilerinin liyakat, ehliyet ve milletin teveccühü doğrultusunda görevlerinde kalması; idari kararların ise asla dinî ve millî hassasiyetleri yaralayacak şekilde alınmamasıdır. Türkiye, Atatürk’ün hedef gösterdiği muasır medeniyet seviyesine ancak millî ve manevi değerlerimize sahip çıkarak ulaşabilir.

 

Sağlıkla, muasır medeniyet seviyesi hedefiyle ve Cumhuriyet’le kalın.

 

Mustafa Özcan

 

 

The post Ey Türk gençliği! first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku