İnsan, başkalarının gözünde iyi görünerek mi iyi olur, yoksa kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabildiğinde mi?
İnsanlık tarihi boyunca ahlâk üzerine sayısız söz söylendi, kitaplar yazıldı, öğütler verildi. Filozoflar insanın iyiliğini, kötülüğünü, vicdanını ve karakterini anlamaya çalıştı. Fakat bütün bu tartışmaların ortasında, insanın kendisiyle baş başa kaldığında verdiği karar kadar açıklayıcı çok az şey vardır.
Çünkü insanın gerçek karakteri, çoğu zaman kalabalıkların önünde değil, kimsenin bulunmadığı sessiz anlarda ortaya çıkar.
Herkesin gözü üzerindeyken dürüst olmak kolaydır. Takdir edilmek, saygı görmek ve toplumda iyi bir insan olarak tanınmak, davranışlarımızın karşılığında elde edebileceğimiz ödüllerdir. Peki ya kimse görmüyorsa? Yaptığımız iyilik bilinmeyecek, dürüstlüğümüz takdir edilmeyecek, hatta doğru davranmamız bize bir kayıp yaşatacaksa ne yaparız?
İşte ahlâkın gerçek sınavı tam da burada başlar.
Bir insanın yerde bulduğu cüzdanı sahibine teslim etmesi, kimsenin hakkını yememesi, kendisine duyulan güveni kötüye kullanmaması ya da hiçbir çıkarı olmadığı hâlde bir başkasının acısını hafifletmeye çalışması… Bunlar belki gazetelerin manşetlerine taşınmaz, sosyal medyada binlerce beğeni almaz. Fakat insanın karakterini oluşturan asıl değerler, çoğu zaman bu küçük ve sessiz davranışların içinde saklıdır.
Çünkü ahlâk, yalnızca başkalarının bizi nasıl gördüğüyle ilgili değildir. Aynı zamanda bizim kendimizi nasıl gördüğümüzle, vicdanımızın karşısında nasıl durduğumuzla ilgilidir.
İyilik bir gösteriye dönüştüğünde…
Günümüzde görünür olmak, neredeyse bir başarı ölçüsüne dönüştü. Yapılan yardımların fotoğrafları çekiliyor, iyilikler paylaşılıyor, fedakârlıklar anlatılıyor. Elbette bir iyiliğin duyulması, başkalarına örnek olması ve yeni iyiliklere vesile olması kötü değildir. Bir davranışın görünür olması, onu kendiliğinden değersizleştirmez.
Ancak burada ince bir çizgi vardır: İyiliği yaymakla iyilik üzerinden kendimize bir itibar inşa etmek aynı şey değildir.
Bir insan, yardıma ihtiyacı olan birine gerçekten merhamet ettiği için el uzatabilir. Bir başkası ise çevresinin kendisini merhametli görmesini istediği için aynı davranışı sergileyebilir. Dışarıdan bakıldığında iki davranış birbirine benzeyebilir. Aralarındaki farkı anlamak ise her zaman kolay değildir.
Üstelik kimsenin niyetini kesin olarak bilemeyiz. Bu nedenle başkalarını kolayca yargılamak yerine, önce kendi niyetlerimizi sorgulamak daha anlamlıdır.
Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Yaptığım iyilik hiçbir zaman bilinmeyecek olsaydı yine yapar mıydım?
Belki de insanın vicdanıyla yüzleşmesi gereken en önemli sorulardan biri budur.
Toplumun alkışı, vicdanın sesi değildir
Ahlâk meselesinin bir başka boyutu da toplumun doğru ve yanlış anlayışıdır. Tarih boyunca toplumların alkışladığı pek çok davranışın sonradan adaletsiz olduğu anlaşılmıştır. Bazen dürüstlük saflık, çıkarcılık zekâ; bazen merhamet zayıflık, acımasızlık güç olarak sunulmuştur.
Bir yanlış sürekli tekrarlandığında, zamanla sıradanlaşabilir. Herkesin yaptığı bir davranış, sorgulanmadan kabul görebilir. İnsanlar, çoğunluğun onayını kaybetmemek uğruna kendi vicdanlarının sesini bastırabilir.
Oysa bir davranışın yaygın olması, onun doğru olduğunu kanıtlamaz. Kalabalıkların aynı yönde yürümesi, o yolun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.
Gerçek ahlâk, bazen çoğunluğa uymayı değil, çoğunluğun karşısında durabilmeyi gerektirir. Ancak bunun için insanın yalnızca başkalarının yanlışlarını görebilmesi yetmez; kendi çıkarlarıyla doğrularının çatıştığı anlarda da dürüst kalabilmesi gerekir.
Çünkü insanın kendisini haklı çıkarmak için bulduğu gerekçeler, bazen yaptığı yanlışın kendisinden daha tehlikelidir.
Karşılıksız iyilik mümkün müdür?
Belki de meselenin en zor sorusu budur.
Birine yardım ettiğimizde içimizde bir mutluluk hissedebiliriz. Bir insanın acısını hafifletmek bize huzur verebilir. Yaptığımız iyilikten dolayı kendimizi iyi hissetmemiz, o iyiliği değersizleştirir mi?
Bence hayır.
İyilikten mutluluk duymakla, iyiliği yalnızca mutluluk elde etmek için yapmak aynı şey değildir. İnsan, bir başkasının iyiliğini kendi çıkarının önüne koyabilir ve bundan yine de huzur duyabilir. Bu, insan olmanın doğal bir parçasıdır.
Karşılıksız iyilik, yapılan davranışın insanda hiçbir duygu uyandırmaması demek değildir. Asıl mesele, iyiliğin karşılığında mutlaka teşekkür, itibar, sevgi ya da başka bir kazanç talep etmemektir.
Bir insanın elinden tutarsınız ve o insan size teşekkür etmez. Birinin hakkını korursunuz ve bunun karşılığında zarar görürsünüz. Birine dürüst davranırsınız ve dürüstlüğünüz size bir fırsata mal olur.
Bütün bunlara rağmen doğru bildiğinizden vazgeçmiyorsanız, ahlâk artık yalnızca bir söylem olmaktan çıkmış, davranışlarınıza yerleşmiş demektir.
İnsan, kendisini en çok nerede kandırır?
Belki de insanın en büyük sınavı başkalarını aldatmamak değil, kendisini aldatmamaktır.
Yanlış yaptığımızda kendimize mazeretler bulabiliriz. Haksız kazancımızı hayatın şartlarıyla, bencilliğimizi zorunluluklarla, sessiz kaldığımız adaletsizliği ise huzurumuzu koruma isteğiyle açıklayabiliriz.
Zamanla bu gerekçelere öylesine inanabiliriz ki yaptığımız yanlışı artık yanlış olarak görmeyebiliriz.
Bu nedenle ahlâklı olmak, hiç hata yapmamak anlamına gelmez. İnsan yanılabilir, korkabilir, çıkarına yenilebilir. Asıl mesele, hatasıyla karşılaştığında onu kabul edebilmesi ve düzeltmek için çaba göstermesidir.
Kendi kusurlarını görebilen insanın gelişme ihtimali vardır. Kendini kusursuz sanan insan ise çoğu zaman öğrenmeye kapalıdır.
Belki de gerçek olgunluk, başkalarına ne kadar iyi biri olduğumuzu anlatmaktan vazgeçip kendi davranışlarımızı daha dikkatli incelemeye başladığımız gün ortaya çıkar.
Son söz…
Bir gün makamlarımız, unvanlarımız, servetimiz ve başkalarının hakkımızda söyledikleri geride kalacak. İnsanların bizi nasıl hatırlayacağını bütünüyle kontrol edemeyeceğiz. Hatta yaptığımız iyiliklerin birçoğunu kimse hatırlamayacak.
Fakat bu, onların değersiz olduğu anlamına gelmez.
Belki de bir insanın dünyaya bıraktığı en kıymetli iz, hiç kimsenin bilmediği bir anda bir başkasının hakkını koruması, karşılık beklemeden bir el uzatması ya da kendisine hiçbir kazanç sağlamayacak olsa bile dürüst davranmasıdır.
Çünkü insanın değeri, yalnızca sahip olduklarıyla veya başkalarının ona gösterdiği saygıyla ölçülemez. Asıl mesele, elinde güç varken ne yaptığı, çıkarı söz konusu olduğunda neyi seçtiği ve kimse kendisini izlemiyorken nasıl bir insan olduğudur.
Ahlâk, insanların önünde taktığımız bir maske değil, yalnız kaldığımızda da taşıyabildiğimiz bir karakterdir.
Ve belki de insanın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:
Kimse beni görmüyorken yaptıklarım, herkesin beni gördüğünde anlattığım insanla örtüşüyor mu?
Bu soruya dürüstçe cevap verebildiğimiz ölçüde, kendimizi tanımaya bir adım daha yaklaşırız.
Çünkü gerçek ahlâkın en sessiz tanığı vicdanımızdır. Onun karşısında alkışların, unvanların ve mazeretlerin bir hükmü yoktur.*
Dostça selamlarımla,
Kamil Kopuz
Drunen,
Kkopuz53@gmail.com
The post AHLÂKIN SINAVI first appeared on Hollanda Haberleri.

46 dakika önce
6











Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·