Siyonist Şiddeti ile Cihatçı Şiddeti

3 saat önce 34

 

Değerli okurlarım, bugünkü yazımın konusu olarak aslında Atatürk ve Atatürk düşüncelerine düşman yaklaşımlarla ile ilgili bir yazıyı kaleme almıştım. Lakin Tweede Kamer’da sunulan ve meclisin çoğunun oyuyla kabul edilen önergedeki (Extra druk op de handel met Israël – İsrail ile ticarete ek baskı) sebebiyle bu yazımı kaleme aldım. İnşallah haftaya önemli bir konu çıkmazsa, bu yazıyı sizlerle paylaşacağım.

 

Yazıma başlamadan önce anavatanımızda gerçekleşen, hepimizi derinden üzen Şanlıurfa ve devamında Kahramanmaraş’taki okul saldırısı hepimizi derinden üzdü. Ne diyeceğimi bilemiyorum, insanın boğazına düğümlenir ya; işte öyle bir durumdayım.

 

İhmaller zinciri, eğitimin geldiği nokta, toplumun duyarsız hali, idarecilerin eğitimden hariç her şeyi yaptığı utanılacak bir tablo var.

 

Okullara tarikatları “sivil toplum örgütü” diye yerleşmesi, kural tanımayan bu yapıların okullarımızda cirit atması ve bunları görmezden gelen sorumlular… Çok şey yazılır çok.

 

Bazı yöneticilerin tek derdi, haftaya yazacağım konu olan Atatürk’ün kurduğu cumhuriyette, onun sayesinde oturdukları o koltuklar, Atatürk ve Atatürk’ün ilkeleri ile gece gündüz uğraşmaları ve kafalarındaki dini yaklaşımı çocuklarımıza empoze etmesi.

 

Hem haftaya yazacağım konu hem de bu günkü konu o kadar alakalı ki geceyle gündüz kadar ortada.

 

Tabii ki bu eksiklikler liyakat denilen, hem dinimizde hem de cumhuriyetimizin kanunlarında dillendirilen “işi ehline verin” sözünün ne kadar yerinde olduğunu ortaya koyuyor.

 

Bazı okurlarım bana şimdi “Bu okullara saldırı sadece biz de mi oluyor?” diyecek. Evet, sadece bir bizde olmuyor; Amerika’da, Norveç’te ve diğer ülkelerde de oluyor.

 

Ama bunun olmaması için biz devlet olarak ne yapıyoruz, nasıl önleriz? Sorusu daha yerinde olacaktır.

 

Şahsım adına bu olaydan çok üzüldüm ve hayatını kaybeden tüm canlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum.

 

İki ucu zehirli Kılıç

 

Dincilik, hastalıklı bir kafadır. Dünyayı, bölgemizi yıllardır kan ve acılarla boğuyorlar. Bunun adına ister “Siyonist” de, ister “Cihatçı” de; neticede her ikisi de din adına bu caniliği yapıyor.

 

Bu günkü yazımı bu iki konu üzerine yazmaya çalışacağım.

 

Aslında her ikisi de aynı mantığın iki farklı maskesidir.

 

Siyonist aşırı milliyetçilik ile İslamcı cihatçılar, kutsal metinlerine ve tarihsel anlatılarına farklı isimler verseler de, özünde aynı düalist, dışlayıcı ve şiddeti meşrulaştıran mantıksal şemayı paylaşıyorlar.

 

Bence her ikisi de kendini “seçilmiş”, karşı tarafı ise “yok edilmesi meşru” gören caniliğe kılıf bulmuş iki hastalıklı yaklaşımdır.

 

Ancak bu benzerlik, onların birbirine düşman olmasını gerektirirken, birbirlerine hiç dokunmazlar. Ne tuhaf değil mi! Sanki birbirlerinin gizli işbirlikçileri.

 

Siyonist Şiddet

Konuya tarihsel bağlamda bakmak istiyorum çünkü bu konu biz Türkleri de doğrudan ilgilendiriyor. 1492’de İspanya’dan ve ardından Portekiz’den Yahudilerin kovulması, Osmanlı topraklarına büyük bir göç dalgası başlattı. Sultan II. Bayezid, bu göçmenleri memnuniyetle karşıladı.

 

Osmanlı Devleti, ilerleyen tarihlerde Filistin şehirlerinde Yahudi nüfusun sayıları arttıkça şehirlerin demografik yapısının değiştiğini ve gerginliklerin gün yüzüne çıktığını gördü.

 

Özellikle II. Abdülhamid döneminde (1876-1909), bu sebeple Filistin’e Yahudi göçünü ve toprak satışını kısıtlamaya yönelik politikalar uygulandı.

 

Ancak artan nüfuz ve dış baskılar karşısında, Osmanlı’nın emperyalistlere olan ekonomik bağımlılığı, ülkenin zayıflaması ve kapitülasyonlar sebebiyle bu kısıtlamalar tamamen engellenemedi.

 

1917’de İngiltere, Balfour Deklarasyonu ile Filistin’de bir Yahudi ulusal yurdunun kurulmasını destekledi.

 

Kurtuluş Savaşı ve Atatürk önderliğinde yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bu hayallerini 1948’e kadar beklemek zorunda bıraktı. 1948’de İsrail Devleti kuruldu. Bunun hemen ardından Nakba (Filistinlilerin zorla göçü) yaşandı.

 

Toprak kazanımı, askeri güç ve etnik temizlik yoluyla gerçekleştirildi. Ve 1948’den itibaren İsrail, adım adım Filistin topraklarını işgal edip ilhak etti. 1949 da Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke oldu.

 

İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin Yahudileri soykırıma uğratması ise dünya kamuoyunda büyük bir utanç ve mahcubiyet yarattı.

Savaştan sonra, Avrupa’daki Nazi işbirlikçisi ülkeler, o günlerin mahcubiyetiyle Yahudi ve Siyonistlerin taşkınlıklarına, kural tanımazlıklarına göz yumdu ve hala yumuyor.

 

Bu anlayış sayesinde İsrail, onlarca yıl boyunca uluslararası alanda eleştirilmeden işgal ve şiddet politikalarını sürdürebildi.

 

Bugün geldiğimiz noktada İsrail, Filistin’deki masum halkı; çoluk çocuk, kadın, yaşlı demeden katletmektedir.

 

Dünya, bu katil yönetimin karşısında uzun süre sessiz kaldı. Bu sessizliği bozan ilk Avrupalı liderlerden biri İspanya Başbakanı Pedro Sánchez oldu.

 

Ancak şiddet Avrupa’nın çıkarlarına zarar verince (protestolar, saldırılar, göç dalgaları), İtalya, Norveç gibi ülkeler de tavır almaya başladı.

 

Tarihte ilk kez, ABD Senatosu’nda İsrail’e silah satma onayına sosyal demokratlar 20 senatörle karşı oy verdi.

 

Bu, beklenmedik ve umut verici bir gelişme olarak görüyorum umarım bu trend devam eder. Bu eşkıya hastalıklı Siyonist devlete dur denir ve onlar kendi hastalığında boğulur.

 

Yurdumuz Hollanda’ya gelince durum biraz farklı. Hollanda, İkinci Dünya Savaşı’nın mahcubiyetini hâlâ derinden hissetmektedir. Ayrıca İsrail yanlısı siyasetçiler hükümetin kararlarını etkilemektedir. Ülkeyi yönetenlerin bir kısmı, adeta İsrail kuklası gibi davranmaktadır.

 

Bunun en çarpıcı örneği, Türkiye doğumlu, Hollanda’da parti parti gezip en son VVD’de bakan olan Dilan Yeşilgöz’dür. Kendisi, İsrail’e yönelik şiddetin durdurulması ve baskı yapılmaması gerektiğinin en güçlü savunucusudur. Tabii esinin etkili bir Yahudi olasıda etkili olmuştur. Yeşilgöz adeta İsrail’in Hollanda temsilcisi gibi hareket etmektedir.

 

Bu yazımın değişmesine sebep olan, geçtiğimiz günlerde Tweede Kamer’de (Hollanda Parlamentosu) İsrail’in Avrupa nezdinde bölgeye ve Filistinlilere yönelik saldırılarının durdurulması teklifi, yine VVD tarafından engellemek için büyük caba göstermiştir.

 

Maalesef Siyonizm’e isteyerek ya da istemeyerek hizmet ettiler. Onca masumun kanı ellerinde kaldı.

 

Amsterdam Dam meydanındaki bir zeytin ağacı dik, kuruluş tarafından düzenlenen etkinlikte; Gazze’de katledilen 20 binden fazla çocuğun anısına sembolik ayakkabıları tüm meydana serildi lakin görmeyen sağır ve kör siyasetçiler oldukça, bu katliamları yapan Siyonist hasta kafanın eylemleri maalesef devam ediyor.

 

Cihatçı Şiddet

Öteki taraftan, biz Müslümanların hasta kafası Cihatçılıktır. Müslüman coğrafyadaki diktatörlükler, işgaller (Filistin, Keşmir, Irak, Suriye) ve Batı’nın petrol hırsı, cihatçı anlatıyı beslemiştir.

 

Siyonist ve cihatçı hareketler, mağduriyet anlatısı üzerinden yükselmiştir. Yahudilerin yüzyıllar süren Avrupa’daki zulmü ile Müslümanların sömürgecilik ve işgal altında çektiği acılar, “artık kendimizi korumalıyız” söylemini radikalleştirmiştir.

 

Aslında konu nettir: Kin, kimlik ve vicdanın askıya alınması, vicdani kopuş ve mutlaklaştırma. Her iki taraf da Tanrı’nın emri veya kutsal görev adına vicdani muhasebeyi askıya alarak insanları katletmeyi meşru görmektedir.

 

Siyonist bir asker için Gazze’de bir çocuğun ölmesi “terörle mücadele”; cihatçı bir militan için bir camide bomba patlatmak “kafirlere karşı cihad” olarak yeniden adlandırılır. Ölen de öldüren de Müslüman. Bu tezattı kimse açıklayamıyor.

 

Yani Müslümanları öldüren cihatçıların en büyük kurbanları genellikle diğer Müslümanlardır: Irak’ta Şiiler, Suriye’de Nusayriler, Libya’da Sufiler, Batı Afrika’da barışçı Müslümanlar. Bunu “tekfir” (bir Müslümanı kâfir ilan etme) ile meşrulaştırırlar. Oysa Kur’an’da “Bir canı haksız yere öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir” (Maide 32) hükmü açıktır.

 

Siyonistlerin içinde de aynı durum geçerlidir. İsrail içinde barış yanlısı Yahudiler (B’Tselem, Peace Now) askeri şiddeti eleştirirken, aşırı sağ (Ben-Gvir, Smotrich) “toprakların tamamı” için Arapların etnik temizliğini savunur. Siyonist şiddet de Filistinli sivilleri, hatta İsrail vatandaşı Arapları hedef alabilmektedir.

 

Sonuç olarak, her iki grup da kendi din kardeşlerini ve masumları katletmeyi, ideolojik bir “yüksek amaç” uğruna meşru görmektedir. Bu, ne akılla ne mantıkla ne de vicdanla izah edilebilir. Belki de bizim gibi vicdanıyla hareket eden insanların anlayamayacağı bir durumdur.

 

Bu iki hastalıklı kafanın ortak noktaları bence şöyle: Her ikisinin şiddet türü de kendi din kardeşlerini ve masumları hedef almaktadır. Siyonistler Filistinli Müslümanları, cihatçılar ise “yeterince dindar olmayan” Müslümanları öldürmektedir.

 

Değerli okurlar sonuç olarak aklın, mantığın ve vicdanın zaferi mümkün mü, ona bakmak gerekiyor.

 

Siyonist fanatizm ile cihatçı fanatizm, aynı mantıksal hastalığın iki farklı virüsüdür:

 

Mutlak doğruya sahip olduğunu sanmak, ötekini insanlıktan çıkarmak ve şiddeti kutsallaştırmak.

 

Tarih boyunca bu tür ideolojiler hep yenilgiye uğramıştır ama çok sayıda masumun kanı döküldükten sonra. Bugün Filistin’de, Libya’da, Suriye’de, Irak’ta ve anavatanımız Türkiye’de ölen her çocuk, bu fanatizmin kurbanıdır. Gerçek çözüm ne Siyonist ne de cihatçıdır.

 

Gerçek çözüm, insan onurunu, eşit vatandaşlığı, din ve vicdan özgürlüğünü temel alan, laik, demokratik ve adil bir bölge düzenidir. Tüm kutsal kitapların ortak çağrısı olan “Komşunu sev, haksız yere kan dökme” ilkesine ancak o zaman ulaşılabilir.

 

“Bir katil, kimi öldürdüğüne değil, neden öldürdüğüne bakılarak yargılanır. Ve eğer ‘Tanrı adına’ diyorsa, bu daha büyük bir suçtur.” (Albert Camus)

Sağlıkla, barış içinde ve hangi hastalıklı kafa olursa olsun yok olmuş bir dünyada kalın.

Mustafa Ozcan

 

 

 

The post Siyonist Şiddeti ile Cihatçı Şiddeti first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku