Yaz Sıcağında Gurbetçiye Soğuk Duş

1 saat önce 10

 

Üç bin kilometre uzaktan özlemle, koşa koşa anavatanımıza Kapıkule’den girdik. Al yıldızlı bayrağımızın dalgalanışını gururla seyrederek topraklarımıza adım attık. Ancak daha ilk birkaç gün içinde, bu topraklardaki insanımızın dertlerine, sorunlarına ve bize olan yaklaşımlarına bizzat şahit olduk. Gördüğüm manzara hiç iç açıcı değil.

 

Kimse kimseye ne güveniyor ne de tahammül ediyor. Kimse kimseyi anlamaya çalışmıyor. Sanki topluma bir salgın hastalık düşmüş; ne doktor tavsiyesi dinleniyor ne de reçete fayda ediyor. Bu hastalığın adı kutuplaşma.

 

Bu hastalığı bize bulaştıranların Allah belasını versin demeyi çok isterdim; ama maalesef vicdanım buna bile el vermiyor.

 

Herkes kendi kör kuyusunda bocalıyor. Bize zebanî gerek yok, yazımda dediğim gibi; zaten hepimiz birbirimizi aşağıya çekiyoruz.

 

Ben bu ülkeyi daha iyi hale getireceğim vaadiyle halkın teveccühünü alan yönetimin yanlışlarını iyileştiremediği konuları bir vatandaş olarak eleştiriyorum; çünkü yetki 24 yıldır onlarda, bugüne kadar düzeltecek de onlardı. Görünen, yaşanan olmadığı kesin.

 

İktidar kanadı, hayatın tüm zorluklarına ve bariz eksikliklere rağmen sanki her şey tozpembeymiş gibi davranıyor, ülkenin tarafsız verilerine bakmadan. Suni konularla toplumu meşgul ederek bu konuları düzeltmiyor ya da düzeltemiyor.

 

Çoğu gurbetçi, bu cennet vatana hasretle geliyor ve o kabarık eurolu cüzdanın erime hızını görünce buradaki ekonominin ve enflasyonun soğuk duşunu yaşıyor. Artık ne euro ne de dolar eskisi kadar yetiyor; buradaki fiyatlar Avrupa seviyelerine yaklaşmış, belki de geçmiş.

 

Gurbetçilerin çoğu bu kötü durumların farkında olmalarına rağmen, kutuplaşma hastalığından olsa gerek, taraf oldukları yöneticilerin eksikliklerini, hatalarını kapatmak için güzel gerekçeler bulmuş. Açgözlü fırsatçılar ve şükür etmeyen halktan dolayı bu kötü gidişin sebebi buymuş; yoksa burası tozpembe cennetmiş diyorlar.

 

Gurbetçilerin geneline, burada zorluk yaşayan ve canına tak etmiş yerli halk “Gelin burada yaşayın” deyince, “Gelirim de orada kurulu düzenimiz var, çoluk çocuğumuz var” diyerek aslında hiç gelmeyeceklerini ima ediyorlar.

 

Tabiri caizse tuzu kuru, bol eurolu bu hasret dolu vatandaşlarımız, tatil süresince günü gün ederek geldikleri gibi geri dönüyor; buradaki zorluklardan ve pahalılıktan uzaklaşıyor.

 

Üç haftadır Türkiye’deki gözlemim, toplumun tamamen bu kutuplaşma ve ötekileşme hastalığına kapıldığı ve kesinlikle iyileşmeyeceği yönünde kanaatim yükseldi.

 

Tabii ki bu durumdan faydalanıp nemalananlar için bir süre daha bu gerekçelerle idare edebilirler; zaten kendilerine yakın borazanların haberlerinde hayat tozpembe. Ancak bu durum hiç kimseye uzun vadede fayda getirmez; bilakis her şeyi daha da kötüye götüreceği kesin.

 

Bu kötü durumu hem sağır sultan duyuyor hem de iki gözü kör olan yaşayarak görüyor. Tek duymayan ve görmeyen, bu durumdan faydalanan ve hastalıklı taraftar.

 

Çoğu alanda olduğu gibi ekonomi altüst olmuş durumda. TÜİK verilerine göre yıllık enflasyon %31,75; ENAG’a göre %50,49; İTO’ya göre ise %35,20. Hakkaniyetli ve tarafsız bir analiz olması için ben genelde bu üçünün ortalamasını alıyorum ve yıllık enflasyonu %38,96 olarak hesaplıyorum. Bu veriye bakınca Türkiye, tüm dünya ülkeleri içinde (İran, Venezüella ve Türkiye) sondan üçüncü.

 

Bu enflasyon Türk insanının belini bükmüş, altında eziliyor. Alınan maaşlar, asgari ücret; hepsi bugünkü yaşam kalitesini dünyada en düşük seviyelerde yaşamalarına sebep oluyor.

 

Örneğin asgari ücret ve emekli maaşları, enflasyonun en ağır yükünü taşıyor. Düşünün ki bir ülkede açlık sınırı (sadece gıda) 36.940 TL, yoksulluk sınırı (tüm temel ihtiyaçlar) ise 120.325 TL. Böyle bir ülkede 15 milyon insanın gıda yoksulluğu çekmesi, o ülkenin yaşanabilir olduğunu söylememize imkân verir mi?

 

Biz gurbetçiler Avrupa’da ortalama kişi başına 2500 euro (yaklaşık 135 bin TL) maaş alıp Türkiye’de kısa sürede (birkaç hafta, belki birkaç ay) krallar gibi, bazen de görgü kurallarını unutarak harcamalar yapabiliriz ki yapıyor ve yaşıyoruz.

 

Ama buradaki vatandaşlarımız için durum çok farklı. Yılbaşında 28 bin 75 lira olarak belirlenen asgari ücretin alım gücü, enflasyon karşısında eriyor. Alım gücünün korunabilmesi için maaşın en az 33 bin liraya çıkması gerekirken hâlâ çok gerilerde takip ediyor.

 

Bir de açlık sınırı altında yaşayan emektar emekçilerimiz var. Onların durumu daha da vahim; aldıkları emekli maaşı (20 bin ile 23 bin arası), çarşı pazarda ve market kasasında ödenen fatura bu maaşlar karşısında çok daha acımasız ve çaresiz.

 

Ama hâlâ kutuplaşma hastalığı nedeniyle herkes kendi tarafının tezleriyle avunuyor.

 

İşte tam bu noktada, iktidar tarafının her yıl bu yüksek enflasyonu meşrulaştırmak için sıraladığı gerekçeleri bir milletvekili konuşmasından hatırlıyorum. Turhan Çömez, TBMM kürsüsünde iktidarın ekonomiden sorumlularına yönelik olarak bu gerekçeleri tek tek sıraladı ve şu soruyu sordu:

 

“Her yıl bir kılıf buldunuz; kuraklık, don, dış güçler, Ukrayna savaşı, İran savaşı… Siz teflon tava mısınız ki hiç kusurunuz yok?”

 

Evet, her yıl yeni bir bahane, yeni bir dış mihrak; ama ortada dolaşan tek gerçek var: Bu yönetimin ekonomisi iflas etti. Ve bu iflası örtmek için kullanılan en büyük kalkan, toplumu ötekileştirerek bölmesi ve kutuplaştırması.

 

Bu güzelim hoşgörü ülkesinde farklı görüştekilere hoşgörüsüz, acımasız bir duruma gelmişler. Karşı görüş rakip değil, aynı zamanda bir tehdit ve hain olarak görülüyor.

 

Bu da insanların sosyal çevrelerini, arkadaşlıklarını ve hatta yaşam alanlarını siyasi kimliklerine göre şekillendirmesine, toplumsal dokuyu parçalayan duvarlar örmesine neden oluyor. “Onlar” ve “bizler” ne acı değil mi!

 

Ekonomik eşitsizlikler, kutuplaşmayı hem tetikleyen hem de ondan beslenen önemli bir faktördür. Artan uçurumlar, zengin-fakir dengesi, toplumsal bölünmeleri daha da derinleştirir ve “biz ve onlar” ayrımını keskinleştirir.

 

Geçtiğimiz günlerde plajda simit satan bir amcamız var, Sivaslı “Yanıyor!” amca. O, “Yanıyor!” diye bağırarak her yıl Altınoluk Yağcılar Plajı’nda simit satar; son olarak “Yanıyor, yanıyor ormanlar yanıyor!” diye bağırıyordu. Plajın karşısındaki o güzelim Kazdağları’nın zeytinliklerinin yandığını gördük. Çok şükür iki helikopter ve iki uçakla dört saat süren müdahale sonucu yangın kontrol altına alındı.

 

Tüm itfaiye ekiplerimize binlerce teşekkür; Allah razı olsun.

 

Tek anlamadığımız konu, imara müsait, deniz gören yerlerde aynı anda beş ayrı yerde, rüzgârlı bir günde yangınların çıkması. Umarım yetkililer bu konuyu araştırıyordur.

 

Bu yangınlar maalesef her yıl, bilhassa Akdeniz ülkelerinde (Yunanistan, Fransa, İspanya ve canım anavatanım) yaz aylarında sık sık görülen bir bela. Kimi cahillikten, kimi dikkatsizlikten, kimi de çıkar için yakıyor. Sonuçta dünyanın ciğerleri yanıyor.

 

Türkiye Orman Genel Müdürlüğü verilerine göre 1 Ocak – 4 Ağustos 2026 tarihleri arasında toplam 3.263 yangın kaydedilmiş. Bu yangınlarda kaybolan orman yaklaşık 12.090 hektar.

 

Ölen canlıların hesabı yok maalesef; çok can acıtıcı ve inanılmaz üzücü bir durum.

 

Ülkemizdeki ağaçlandırma, bu yangın hızının çok altında kalıyor. Diğer ülkelerde yangından sonra ağaç fidanları yükselirken, maalesef ülkemizde yanan yerlerde, özellikle turistik bölgelerde, ya oteller, yazlıklar ya da maden ocakları yükseliyor.

 

Evet, amcanın dediği gibi yanıyor; ciğerlerimiz yanıyor, doğamız yanıyor. Bu yangınları ve yanlışları eleştirince yine kutuplaşma hastalığına yakalanmış bireyler kendi çukurundan, kendi tarafının tezleriyle haykırıyor.

 

Her konuda öyle ayrılmışız ki yangında bile taraf tutuluyor. Yanan ağacın, börtü böceğin, hayvanların yaşama hakkının önemi yok; tek önemli olan tarafıma toz konmaması.

 

Evet, ülkemize her yıl olduğu gibi koşarak gelmemiz sadece doğduğumuz yere olan özlemi gidermek ve akrabalarımızı görmek için değil; gerçekten cennet bir ülkemiz var, var olmasına ama topluca, yöneticisiyle halkıyla bu güzelim ülkeyi, sebebi ne olursa olsun, cehenneme çeviriyoruz.

 

Tabii ki ülkenin devasa problemleri var. Yangınlar var, halk geçim derdine düşmüş, mutfak yangını var. Siyaset mühendisliği hat safhada; adalet ve güven en düşük seviyelerde. Hiçbir alanda hiçbir kurala uyulmuyor ve toplum bunların hepsinin farkında ama çaresiz; geçim belası var.

 

Hukuk eğitimi almış biri olarak söylüyorum; hukukun temel prensiplerinden uzaklaşılmış. Masumiyet karinesi ve anayasa sanki yokmuş gibi, hiç kimse hangi makamda olursa olsun davranılmamalı.

 

Adalet yavaş işler; elbet suçlu suçunun cezasını bir gün çeker, suçsuz da bu dünyada olmasa da gerçeğinde hakkını alır.

 

Önemli olan bu cennet ülkeyi hakkaniyetle, tarafsızca, herkese aynı mesafede, eşit yöneterek cehenneme çevirmemek

Saygıyla, sevgiyle, sağlıkla, ateşten cehennemden uzak, vicdanlı insan kalın.

Mustafa Özcan

 

 

 

The post Yaz Sıcağında Gurbetçiye Soğuk Duş first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku