“Yanlışsın” Bile Denmedi
Gece radyosu bana bir şey öğretti: İnsanlar yalnızca ne söylediğinize bakmaz. Söylediğiniz şeyin arkasında durup durmadığınıza da bakar.
On dört yıldır radyo yayıncılığı yapıyorum. Bugün Giresun’dan canlı bağlanarak, yayın merkezi Hollanda’nın Rotterdam kentinde bulunan Türk radyosu Radyo Deniz’de program yapıyorum.
Yaklaşık dokuz aydır ise başka bir mesele üzerinde çalışıyorum: mahremiyet, tasarımda gizlilik, kişisel veri, bilişsel egemenlik ve insan odaklı yapay zekâ.
Bu çalışmanın adı NORA.
NORA doğru olabilir. Yanlış olabilir. Eksik olabilir. Teknik olarak yetersiz olabilir. Bir mühendis bakıp “Bu çalışmaz” diyebilir. Bir akademisyen “Burada yeni bir şey yok” diyebilir. Hatta sonunda yaptığım şeyin bir oyuncaktan, bir kibrit kutusundan daha ileri gitmediği de söylenebilir.
Bunların hiçbiri beni rahatsız etmezdi.
Çünkü ben başından beri övgü aramadım.
Karşılık aradım.
Sözcükler burada
Bugün çok sık aynı kavramları duyuyoruz:
Mahremiyet.
Kişisel veri.
Privacy by Design — Tasarımda Gizlilik.
İnsan merkezli yapay zekâ.
Veri egemenliği.
Bilişsel egemenlik.
Bunlar önemli kavramlar. Ben de kullanıyorum.
Ama bir kavramı söylemekle onu bir sistemin içine yerleştirmek aynı şey değil.
“Veriniz güvende” bir cümledir.
Bu iddianın nasıl incelenebileceğini gösterebilmek ise bir yapıdır.
Yaklaşık dokuz aydır uğraştığım şey tam olarak bu geçiş: sözcükten yapıya.
NORA’nın merkezindeki düşünce çok basit:
Bir yapay zekâ sisteminin bir insanı hatırlaması, o insan adına karar verme yetkisini kazandığı anlamına gelmemeli.
Bellek, yetki değildir.
Bir insanı tanımak, ona sahip olmak değildir.
Kişiselleştirme, kişiyi tanımlama ve onun yerine karar verme hakkı değildir.
Bunların doğru olduğunu burada ilan etmiyorum.
Tam tersine, mesele zaten bu.
Yanlışsam, birinin bana nerede yanlış olduğumu söylemesini istedim.
“Yanlışsın” bile bir cevaptır
Yaklaşık dokuz aydır bu alanda çalışan insanlara ulaşmaya çalışıyorum.
Akademisyenlere yazdım. Uzmanlara yazdım. Kurumlara ulaştım. Çalışmamı anlattım.
Birinin çıkıp şunu söylemesi benim için yeterliydi:
“Fatih, burada temel bir hata yapıyorsun.”
Ya da:
“Düşüncen samimi ama teknik olarak zayıf.”
Ya da daha açık:
“Bu iş yürümez.”
Bunların hepsi bir karşılıktır.
Çünkü eleştiri de bir ilgidir.
Sessizlik değildir.
Beni asıl düşündüren şey artık NORA’nın doğru olup olmaması değil.
Beni düşündüren şey şu:
Mahremiyet üzerine bu kadar yazan, konuşan, konferans yapan, tez hazırlayan, ders veren bir alanın kapısına bu konuyla ciddi biçimde uğraşan sıradan bir vatandaş geldiğinde ne oluyor?
Benim deneyimimde çoğu zaman olan şey şu oldu:
Hiçbir şey.
Bir kapı aradım
27 Ekim’de Kişisel Verileri Koruma Kurumu’nu aradım.
Başkan Prof. Dr. Faruk Bilir’le beş dakikalık bir görüşme talep ettim. Mahremiyet esaslı bir yapay zekâ çalışması üzerinde uğraştığımı ve çalışmayı göstermek istediğimi anlattım.
Cevap nazik ve açıktı.
KVKK mevzuatı konusunda yardımcı olabileceklerini söylediler. Türkiye’de kişisel verilerin korunmasıyla ilgili hukuki çerçeveyi anlatabileceklerini ifade ettiler.
Fakat benim aradığım şey bu değildi.
Ben mevzuatın ne olduğunu sormuyordum.
Ben, o kavramları bir yapının içine yerleştirmeye çalışan bir vatandaş olarak, yapıya bakacak bir göz arıyordum.
Kurum bana mevzuatı anlatmaya hazırdı.
Ben ise yapıya bakacak bir kapı arıyordum.
Bu tek bir olay da değildi.
Aylar boyunca benzer bir durumla karşılaştım.
Bazı kapılar hafifçe aralandı. Bazı insanlar dinledi. Bazıları fikir söyledi. Bunun hakkını teslim etmem gerekir.
Ama genel tablo değişmedi:
Mahremiyet hakkında çok fazla söz vardı.
O sözleri bir yapıya dönüştürmeye çalışan sıradan bir insan için ise görünür bir kapı bulmak çok zordu.
Ben kimseyi suçlamıyorum
Kimsenin çalışma yükünü bilmiyorum.
Kimsenin önceliklerini bilmiyorum.
Bir akademisyenin, bir kurumun ya da bir uzmanın karşılaştığı her projeyi incelemek gibi bir yükümlülüğü olduğunu da söylemiyorum.
Bu yazı bir suçlama değil.
Bu, yaşadığım deneyimden çıkan bir soru.
Türkiye’de mahremiyet ve tasarımda gizlilik üzerine bu kadar çok konuşulurken, bu kavramları kendi imkânlarıyla bir sisteme dönüştürmeye çalışan bir vatandaş neden konuşabileceği insanları bulmakta bu kadar zorlanıyor?
Belki sorun benim çalışmamdır.
Belki NORA gerçekten hiçbir yere gitmeyecek.
Belki teknik olarak çökecek.
Belki baştan yanlış soruyu sordum.
Bunların hepsini kabul edebilirim.
Ama o zaman bir soru daha ortaya çıkıyor:
Bunu bana neden kimse söylemiyor?
Tam bir sessizlik de olmadı
Bu yol tamamen karşılıksız değildi.
Türkiye’de bazı insanlar dinledi, konuştu, fikir söyledi, eleştirdi. Onların hakkını teslim ediyorum.
Fakat iki isim benim için ayrıca önem taşıyor.
Dünyanın başka bir ucundan, Tasarımda Gizlilik — Privacy by Design — kavramını dünyaya kazandıran Dr. Ann Cavoukian, Mayıs ayından bu yana bu çalışmayla hem kamuya açık biçimde hem de yazışarak etkileşimde bulundu. Bazı gönderilerimi paylaştı.
Bunu NORA’nın doğrulandığı anlamında söylemiyorum.
Sadece şunu söylüyorum:
Baktı. Karşılık verdi. Etkileşime girdi.
Lorena Mayoral ise aylar boyunca mektuplaşarak bu yolun içinde kaldı. Sorular sordu, düşüncelerimi zorladı, başka açılardan bakmamı sağladı.
Hukuki tarafta ise Av. Tülay Bekar, bu sürecin hukuki sınırlarını düşünmemde ve doğru soruları sormamda yanımda oldu.
Üçüne de minnettarım.
Ve belki de tam bu yüzden sessizlik daha görünür hâle geliyor.
Çünkü çok uzaktan bazı insanlar baktı.
Ben ise kendi ülkemde, bu alanın içinde çalışan insanlarla düzenli ve derin bir düşünsel temas kurmakta zorlandım.
Mesele NORA değil
Bu yazının sonunda NORA’yı savunmak istemiyorum.
Çünkü mesele artık NORA değil.
NORA kötü olabilir.
NORA başarısız olabilir.
NORA’nın kodunda hata olabilir.
Benim kendi yaptığım kontroller bir şeyleri kaçırmış olabilir.
Bunların hepsi mümkün.
Benim derdim başka:
Yaklaşık dokuz aydır mahremiyet, insan onuru, bilişsel egemenlik ve insan–yapay zekâ etkileşiminin sınırları üzerine ciddi biçimde çalışan bir vatandaş olarak, alanın kendisiyle gerçek bir temas kurmakta zorlandım.
Ben kimsenin bana “haklısın” demesini istemedim.
Benim ihtiyacım olan şey şuydu:
“Yanlışsın.”
“Burada eksik var.”
“Bunu düşünmemişsin.”
“Bu zaten yapılmış.”
“Bu çalışmaz.”
Bunların hepsi benim için değerlidir.
Çünkü eleştiri, bir insanın karşısına geçip ona bakmayı gerektirir.
Sessizlik ise hiçbir şey gerektirmez.
Son soru
Bu yüzden artık sorum şu değil:
NORA doğru mu?
Sorum şu:
Mahremiyet hakkında konuşan insanlar, mahremiyeti gerçekten bir yapıya dönüştürmeye çalışan sıradan bir vatandaş karşılarına çıktığında nerede duruyorlar?
Bir alanın ciddiyeti yalnızca yayımladığı makalelerle, yaptığı konferanslarla ya da kullandığı doğru kavramlarla ölçülmez.
Bazen çok daha basit bir şeyle ölçülür:
Kapıya gelen insana bakıp bakmadığıyla.
Mahremiyet bir slogan değildir.
Bir yapı meselesidir.
Ve bir yapıya bakmak için önce bakmak istemek gerekir.
Ben doğru olduğumu söylemiyorum.
Yaklaşık dokuz aydır, yanlış olduğumu söyleyecek birini bile bulmakta zorlandığımı söylüyorum.
The post “Yanlışsın” Bile Denmedi first appeared on Hollanda Haberleri.

1 saat önce
9











Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·