Varoluş

49 dakika önce 7

 

Dünyayı dert eden, düşünen ve yazan bir birey olarak yurdumuzu Hollanda ile anavatanımız Türkiye’yi kıyaslayınca, burası düzeniyle, refahıyla, adaletiyle, sistemiyle yaşanacak bir ülkedir. Onun için anavatanımızdan her yıl yüz binlerce kişi Hollanda’ya gelmek için yollar aramakta.

 

Tatile Türkiye’ye giden ve oradaki olumsuzlukları görseler de vatan sevgisinde “burası şöyle iyi, böyle iyi, cennet” diyen o gurbetçiler, tepki koyan vatandaşlar “gelin burada yaşayın” deyince; “yurtdışında düzenimiz var, işimiz var, çoluk çocuğumuz var” sözlerinin gölgesine sığınarak aslında gizledikleri cevabı hiçbir zaman dökmeyeceklerini söylüyorlar.

 

Çünkü onlar da görüyor. Ne piyasalarda istikrar var, ne kültür ne ahlak… Her alanda çürüme gözle görülüyor ve hiçbir şeyin güvencesi olmadığını onlar da görüyor. Bir de her gün yeni bir olay, her sabah hukuki süreci işletmeden insanların kapısını polisle askerle çalınması, insanlara nasıl bir adalet bu hissi veriyor?

 

Cumhurbaşkanı’nın eski hukuk danışmanı olan ve Türk Ceza Kanunu’nun mimarlarından Prof. Dr. İzzet Özgenç, bile belediyelere yönelik gerçekleşen polis baskınını eleştirdi. Belediyede suç şüphesi önce müfettişle incelenir; suçüstü yoksa doğrudan operasyon siyasidir, hukuki değildir diyor.

 

Diğer taraftan ana muhalefete yetkisiz mahkeme tarafından atanan tedbirli butlan 38. Genel Kurul seçiminde kaybettiği koltuğa tedbirli mutlak butlan kararıyla oturması… Partisine, milletvekillerine, yöneticilerine, delegesine ve seçmenine yaptığı sayısız cirkin davranışlar ve haksızlıklar… Of of ki of!

 

Anlayacağınız, köşemde yazmak için o kadar konu var ki ne benim köşemde buna yer yeter ne tüm gazete köşelerinde yazmak yeter.

 

Yedi sekiz Temmuz’daki NATO toplantısı sebebiyle Ankaralı’yı açık hava hapishanesine sokmuş hissini verme pahasına çok şükür sorunsuz bitirildi. Trupun saçmalıkları dışında.

 

Bir hümanist sosyal demokrat olarak kanımca BARIS için hiçbir iyi gelişme olmadı, ABD’den çoğunluğu alınacak 50 milyarlık silah alınmasıyla sonuçlandı.

 

Öte taraftan iktidarın ana muhalefeti boğma hamleleri her gün biraz daha ileri giderek adaletin kanunların anayasanın maddelerin hiçbir uygulama uymadan devam etmekte.

 

CHP’nin tutuklu cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun aynı gün üç ayrı mahkemede üç davasının görülmesi ve savunmasına sınırlama getirilmesi, halkın çoğunluğunda savunma yapma olarak algılandı.

 

Birde bir taraflara göze girmek için ve toplumu daha da kutuplaşma pahasına tarihi bile isteye çarpıtarak Kurtuluş Savaşı’nı yok saymak, bu vatanı o makamlari var olmasını sağlayan ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü yok saymak için okul kitaplarından silmek suretiyle çocuklara şanlı Kurtuluş Savaşımızı basitleştirme çabalarını gösteren birileri.

 

Farkındalar mı bilmem, tüm kitaplardan Atatürk’ü ve Cumhuriyeti çıkarsan, bu aziz millet bu şanlı başarıyı değerli komutanlarımızı kelle koltukta mücadele eden ATASINI ve cefakar milletini unutur mu, yok sayar mı? Bence kalın harflerle HAYIR.

 

Bu günlerde tek güzel gelişme, Atatürk’ün kızlarından çeyrek finalde ABD’yi 3-1 yenerek tarihinde ilk kez Dünya Voleybol Şampiyonası’nda yarı finale yükselmesiydi.

 

O sebepten geçtiğimiz haftalarda söz verdiğim Hollanda’daki varoluşumuzla ilgili kültür yazımı bu hafta paylaşıyorum.

Varoluş

İnsanlık tarihi, iki büyük armağan üzerine kuruludur. Bunlardan ilki, atalarımızdan miras aldığımız biyolojik varoluş, ikincisi ise nesiller boyu inşa ettiğimiz kültürel bilinçtir. Toplumsal gelişme, işte bu ikinci armağanın işlenmesiyle mümkün olur.

 

Dünya insanı olmak, evrensel değerleri sadece bilmek değil; onları nefes alır gibi yaşamak, bir yaşam tarzına dönüştürmektir. Bu karakter, insanı yeryüzündeki diğer tüm varlıklardan ayıran en kıymetli özelliktir.

 

Bir düşünürün ifadesiyle: “Vicdanımın onayını, dünyanın alkışına tercih ederim.” Bu söz, yalnızca bireysel bir ahlak manifestosu değil, aynı zamanda toplumların olgunluk sınavıdır. Çünkü insanoğlu varoluşundan beri iyiyi ve kötüyü, ya doğrudan tecrübe ederek ya da çevresindeki örneklere bakarak öğrenmiştir. Taklit, öğrenmenin ilk ve en ilkel basamağıdır. Ancak zamanla iyi ile kötünün ayrımı, vicdan terazisinin soğuk ve tarafsız metalinde damıtıldığında gerçek anlamını bulur. İşte o damıtma sürecidir, yıkılmış bir imparatorluğumuzun küllerinden doğan cumhuriyetimiz ki bir toplumu sürü olmaktan çıkarıp müstakil bir millet hâline getirir.

 

Peki, biz diasporadaki Türkler olarak bu vicdan meselesini ve evrenselliği neden henüz olgunlaştıramadık?

 

Elbet bunun tarihsel ve sosyolojik sebepleri vardır. Her toplum, göç ettiği yeni coğrafyaya kendi kadim özünü taşır. Bizler, yaklaşık altmış yıllık bu göç hikâyemizde, getirdiğimiz köklü kültür ile yeni coğrafyanın dinamikleri arasında bir liminal, yani eşik alanda kaldık. Bu eşikte; sanatta, kültürde ve sosyolojide arzuladığımız o evrensel seviyeye ulaşamadık. Bu durum, sıradan bir başarısızlık değil; derin bir kültürel kırılma ve uyum krizidir.

 

Tarihsel süreçte başka toplumlar bu eşiği nasıl aştı? Bu noktada Çin örneği oldukça öğreticidir. Çinliler, kopyalama eylemini kendi yerel ve toplumsal ihtiyaçlarına göre dönüştürme, geliştirme ve nihayetinde özgünleştirme becerisini, tarihin en büyük kültürel ve ekonomik başarı hikâyelerinden birine dönüştürmüşlerdir.

 

Maalesef, Hollandalılar ve onlarla hareket eden yerel unsurlar olarak bizler, bu ince sanatı bir türlü kavrayamadık. Yaptığımız sosyal kültürel faaliyetlerde kopyalamayı taklit etmekte kaldık, özgünleştiremedik ve katma değer yaratamadık.

 

Bu durum, bilimsel üretimin değil, tüketimin dibine vurduğumuzun açık bir göstergesidir.

 

 

Hollanda’da sanatla, tarihle ve kültürle uğraşan insan sayımız maalesef bir elin parmaklarını geçmiyor. Daha da vahimi, bu azınlıktaki değerli insanlar ya toplum tarafından anlaşılmıyor, ya yalnız bırakılıyor ya da kendilerini anlaşılmaz ve yalnız hissederek toplumdan uzaklaşıyor. Toplumun büyük bir kısmı ise bu kişileri görmezden geliyor, hatta onları küçümsüyor. Oysa sanat ve kültür, bir toplumun aynasıdır; eğer ayna karanlıksa, toplum kendini göremez ve zamanla kaybolur.

 

 

Anlayacağınız üzere, bu coğrafyada fiziksel olarak altmış yıldır varız. Yaşadık, çalıştık, çoğaldık. Fakat bu toprakların gelişmiş kurumlarından ve bin yıllık birikiminden yalnızca fiziksel örnekleri kopyaladık; ama onları ruhsal olarak özümsemedik, içselleştirmedik. Bu yüzden istenen entelektüel ve kültürel seviyeye bir türlü gelemedik. Bu durum bizi acil bir özeleştiriye ve radikal kararlar almaya zorlamaktadır.

 

O hâlde acilen, podyumlarda, protokol koltuklarında ve mikrofon kapma yarışlarından; yüzeysel başarı hırsından ve yalnızca egomuzu tatmin eden gösterişlerden; önünü görmeyen, sadece anı kurtaran kopya stratejilerden vazgeçmeliyiz. Bunun yerine, odak noktamızı kökten değiştirmeliyiz.

 

Sahip olduğumuz en değerli sermaye, iyi eğitim almış sayıları yüz binleri aşan gençlerimizdir. Onları kutuplaşma hastalığını aşılamadan sanata, bilime, felsefeye, edebiyata ve kendi tarihlerinin eleştirel bir okumasına yönlendirmeliyiz. Onlara yalnızca maddi değil; manevi, entelektüel ve sanatsal destek sağlamalıyız.

 

Unutmayalım ki, bugün ektiğimiz tohumlar, yarının ormanlarını oluşturacaktır. Kırk yıl, yüz yıl sonra bu topraklarda ayakları yere basan, kendi kültürünü evrensel değerlerle harmanlamış, sorgulayan ve üreten bireyler görmek istiyorsak; bugünün yatırımını doğru toprağa, yani genç nesillere yapmalıyız.

 

Sorgulamayan, kendini bilim ve ilim anlamında zenginleştirmeyen toplumlar, tarihin derin kuyularında kaybolmaya mahkûmdur.

 

Elbette fiziken bir yerde olmak, orada gerçekten var olduğumuz anlamına gelmez. Gerçek varoluş; zihnin, sanatın, vicdanın ve kültürün bir coğrafyaya eklemlenmesiyle mümkündür.

 

Biz hâlâ o eşikteyiz. Ya kendi özümüzle bu toprakları yoğurarak yeni ve güçlü bir sentez yaratacağız, ya da bu güzel diyarın sadece birer gölgesi olarak kalacağız.

 

Vicdanın onayını kazanan bireyler, dünyanın alkışını zaten hak ederler. Gelin, o bireyleri yetiştirelim. Geleceğin inşasında sanatın, bilimin ve vicdanın yol göstericiliğine teslim olalım. Çünkü ancak o zaman bu diyarda, hem kendimiz için hem de evrensel insanlık için gerçekten var oluruz.

 

Sağlıkla, kültürünü, dilini, aslını inkâr etmeden insan kalın

 

Mustafa Özcan

 

 

 

The post Varoluş first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku