DEMLİK
UZAYIP GİDEN MONOLOGLAR -3-
Televizyonu açıyorsun, bir tarafta İran, bir tarafta ABD, öte tarafta İsrail… Haritalar çiziliyor, füzeler gösteriliyor, uzmanlar konuşuyor. Sanki satranç tahtasında piyonlar hareket ediyor. Ama o piyonların adı var kardeşim. O piyonların annesi var.
Mesele ne? Mesele din değil. Mesele “medeniyetler çatışması” hiç değil. Mesele çıkar. Mesele sermaye. Mesele enerji yolları. Mesele kimin petrol kuyusuna kimin bayrağı dikilecek.

ABD diyor ki: “Bölgeye istikrar getireceğim.” İstikrar dedikleri şey şu: Petrol akacak, dolar değer kaybetmeyecek, silah şirketlerinin hisseleri düşmeyecek.
İsrail diyor ki: “Güvenlik.” Güvenlik dedikleri şey şu: Bölgesel askerî üstünlük sürecek, caydırıcılık devam edecek, tehdit dengede tutulacak.
İran diyor ki: “Direniş.” Direniş dedikleri şey şu: Bölgesel nüfuz artacak, yaptırımlara rağmen rejim ayakta kalacak, içerideki ekonomik sıkıntılar dış tehditler diye örtbas edilecek.
Ama kimse şunu demiyor: “Bu savaşın faturasını kim ödeyecek?”
Ben söyleyeyim. İşçi ödeyecek. Asgari ücretli ödeyecek.
Tahran’da pazarda domates satan adam ödeyecek.
Tel Aviv’de metroya binen hemşire ödeyecek.
Teksas’ta fabrikada çalışan işçi ödeyecek.
Biraz vicdanı olan insan şunu sorar: Bu savaş halkların savaşı mı, yoksa devletlerin ve sermayenin savaşı mı?
Halklar birbirine düşman mı gerçekten? Yoksa düşmanlık, televizyon ekranlarında mı üretiliyor?
Bakın, savaş olduğunda ilk yükselen ne biliyor musunuz? Silah hisseleri. Savunma bütçeleri. Güvenlik harcamaları.
İlk düşen ne? Eğitim bütçesi. Sağlık bütçesi. İşçinin alım gücü.
Savaş, kapitalizmin kriz yönetim biçimi çoğu zaman. Ekonomi daralır, içeride huzursuzluk artar, dışarıda bir tehdit büyütülür. Bayrak sallanır. Millî birlik çağrısı yapılır. Muhalefet susturulur. “Şimdi sırası değil” denir.
Yani mesele şu: Emperyal güç dengeleri ile bölgesel iktidar mücadeleleri arasında sıkışan halklar var.
Ve o halkların ortak çıkarı savaşmak değil; barış içinde yaşamak, üretmek, eşit paylaşmak.
İranlı işçinin Amerikan işçisiyle bir derdi yok. İsrailli emekçinin İranlı çiftçiyle kişisel bir hesabı yok.
Ama sistem onların arasına sınırlar, korkular, ideolojiler koyuyor. Çünkü korku kârlıdır.
Barış mı? Barış pahalıdır sermaye için. Çünkü barışta silah satamazsın. Ama savaşta satarsın.
Gerçek güvenlik füze sayısıyla değil, eşitlikle ölçülür.
Gerçek güç askerî üs sayısıyla değil, halkın refahıyla ölçülür.
Gerçek istikrar yaptırımlarla değil, adaletle sağlanır.
Bu üç ülkenin yönetimleri masaya oturduğunda konuşulan şey halkın refahı değil; güç, stratejik üstünlük olur.
Oysa halk masaya otursa konuşacağı şey ekmek olur. İş olur. Gelecek olur.
Benim tarafım belli: Ne Washington’un savaş çığırtkanlığı, ne Tahran’ın hamasi nutukları, ne de Tel Aviv’in sürekli alarm hâli…
Benim tarafım halk. Sınırların iki tarafındaki emekçiler.
Çünkü savaşta kazanan generaller olabilir, şirketler olabilir, siyasetçiler olabilir…
Ama halk? Halk sadece mezar taşında eşitlenir.
Şu dünyada bir gün, petrol kuyularından değil de fabrikalardan yükselen dayanışma sesi savaş naralarını bastırırsa…
İşte o gün gerçekten demokrasi, güvenlik ve barış olur.
Gerisi mi? Gerisi barut kokusu.
Bak kardeşim… Bir de şu din meselesi var. Hep en ön safta. Hep en yüksek perdeden.
Hep en kutsal ambalajla satılır.
İran diyor ki: “İnancımız tehdit altında.”
İsrail diyor ki: “Kutsal topraklarımızı savunuyoruz.”
ABD ise bazen demokrasi diyor, bazen Tanrı’nın takdiri diyor. Yani herkes Tanrı’yı kendi cephesine yazmış.
Oysa din burada bir inanç olmaktan çok bir araç. Halkı hizaya sokmanın, fedakârlığı kutsallaştırmanın, ölümü anlamlı göstermenin aracı.
Çünkü “kutsal bir işçi”, “petrol için öleceksin” dersen kimse savaşa gitmez. Ama “kutsal değerler için öleceksin” dersen gider. İşte mesele bu kadar çıplak.
Ben şuna karşı değilim: İnsan inansın, dua etsin, vicdanını rahatlatacak bir metafiziği olsun. Bu onun kişisel alanıdır.
Ama inanç, devletin resmi dili olduğunda tehlikeli olur. Çünkü o zaman sorgulamak günah olur. Eleştirmek ihanet olur.
Unutmamak lazımdır ki; insan kendi kaderini gökyüzüne havale ettiği sürece, yeryüzündeki adaletsizliklere yeterince kavga edemez.
Din söylemi, çoğu zaman acıyı sabırla kutsar. Yoksulluğu kaderle açıklar. Savaşı şehadetle yüceltir.
Böylece sistem rahat eder. Çünkü aklıyla hareket eden insan tehlikelidir; sabreden insan yönetmeye en uygun insandır.
Bak, savaşın ortasında imam da, haham da, papaz da dua eder. Hepsi barış ister belki. Ama devletler dua ile değil, çıkarla hareket eder. Ve din çoğu zaman o çıkarın üstüne serilen bir örtü olur.
İnanç bireysel olabilir. Ama siyaset akıl ve maddi gerçeklik üzerinden yürümelidir.
Füze atılırken Tanrı’nın adı anılıyor olabilir. Ama o füzenin maliyetini bütçeden ödüyorlar. O bütçe halkın vergisi. O vergi işçinin alın teri.
Din, halkı birbirine düşman etmek için kullanıldığında gereksiz ve zararlı hale gelir. Çünkü emekçinin kimliği mezhebi değil; sınıfıdır.
Açlığın Sünnisi, Şiisi, Yahudisi, Hristiyanı yoktur. Açlık evrenseldir.
Bir çocuğun ölümü hiçbir kutsal kitap yorumu ile meşrulaştırılamaz.
Eğer bir inanç sistemi savaşı haklı çıkarabiliyorsa, orada inanç artık vicdan değil; ideoloji olmuştur.
Benim derdim Tanrı’yla değil. Benim derdim Tanrı adına konuştuğunu iddia eden iktidarlarla.
Bu sefer demliğimizde; Adalet için dua etmek yerine, adalet için örgütlenmeyi kaynatalım.
The post UZAYIP GİDEN MONOLOGLAR -3- first appeared on Hollanda Haberleri.

2 hafta önce
43














Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·