Anneler Günü geçti… Çiçekler alındı. Masalar kuruldu.
Pasta kesildi. Fotoğraflar çekildi. Sonra herkes evine döndü.
Sosyal medya görevleri de tamamlanınca çağdaş vicdanın üzeri usulca örtüldü. Çünkü bu çağda duygular bile takvimlidir. Sistem sana ne zaman sevineceğini, ne zaman yas tutacağını, ne zaman “değer vereceğini” söylüyor. Tüketim toplumunun ahlakı budur: Satın alınmayan duygu eksik sayılır.
Bir gün boyunca göklere çıkarılan kadın, ertesi sabah yine aynı dünyanın içine uyanıyor.
Sokakta korku, işyerinde eşitsizlik, evde görünmeyen emek…
Hayatın bütün yükü omuzlarında; ama o yükün adı çoğu zaman “fedakârlık” diye süsleniyor. Kadına çiçek uzatan düzen, aynı anda onun yaşam alanını diken tarlasına çeviriyor.
İşin acı yanı şu: Kadını yalnızca tüketim nesnesine dönüştüren bu anlayış bize ait değil. Bizim kültürümüzün hafızasında başka bir kadın anlayışı vardı.
Türk kültüründe kadın yalnızca “aile bireyi” değildir; toplumun kurucu unsurudur. Ana’dır. Yoldaştır. Töre’nin taşıyıcısıdır. Orhun Yazıtları’nda devlet, hakan ile hatunun ortak iradesiyle anılır. Eski Türklerde kadının sözü obanın düzeninde belirleyicidir. Çünkü kadın yalnızca doğuran değil, toplumu ayakta tutandır.
Bugün sıkça anlatılan ama eksik okunan bir hikâye vardır: Tepegöz.
Herkes Tepegöz’ü bilir. Korkunçtur, tek gözlüdür, önüne geleni yer. Ama o yaratığın nasıl doğduğunu çoğu kimse hatırlamaz. Hikâyede bir çoban, bir peri kızına onun rızası olmadan yaklaşır. İşte felaket orada başlar.
Tepegöz yalnızca bir canavar değildir; zorbalığın doğurduğu toplumsal yıkımın sembolüdür. Dede Korkut anlatısının asıl ağırlığı burada gizlidir. Kadının iradesini yok sayan anlayış, sonunda toplumu yiyip bitiren bir felakete dönüşür.
Bu bakımdan Tepegöz yalnızca masal kahramanı değildir. Her çağın içinde yeniden doğar. Kadını susturan düzende doğar. Onu yalnızca beden olarak gören zihniyette doğar. Şiddeti “aile meselesi” diye örten sessizlikte doğar.
Bugün gazetelerin üçüncü sayfaları Tepegözlerle doludur.
Bir toplumun uygarlık seviyesi, kadınlara yaptığı jestlerle değil; onlara sağladığı yaşamla ölçülür. Bir gün verilen çiçek değil mesele… Kadının her gün korkmadan yaşayabilmesi. Eşit işe eşit ücret alabilmesi. Gece sokakta yürürken arkasına bakmaması. Fikriyle, emeğiyle, varlığıyla insan yerine konması.
Ama modern düzen başka bir şey öğretiyor: Kadını önce metalaştırıyor, sonra o metalaştırmanın yaralarını “özel gün” kampanyalarıyla kapatıyor. Reklamlar anneliği kutsuyor; ama aynı düzen milyonlarca kadını güvencesiz çalışmaya, yoksulluğa ve görünmeyen emeğe mahkûm ediyor. Bir eline karanfil verip öteki eliyle hayatını daraltıyor.
Oysa mesele çok daha yalın.
Kadına gerçekten değer verilen bir toplumda, sevgi vitrinde sergilenmez. Hayatın içine siner. Hukuka siner. Eğitime siner. Dile siner. Çocuk yetiştirme biçimine siner. Erkekliğin tahakküm değil sorumluluk olduğu öğretilir.
İşte o zaman kadın için “çiçek” metaforuna ihtiyaç kalmaz. Çünkü hayatın kendisi çiçek bahçesine dönüşür.
Dalından koparılmış birkaç gül değil, kök salabileceği bir dünya gerekir kadına.
Ve belki de asıl mesele, kadınlara çiçek vermeyi değil; onların üstüne kurulan karanlığı söküp atabilmektir.
The post Tepegöz first appeared on Hollanda Haberleri.

1 saat önce
9














Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·