Bugünkü yazım, “yazmasam olmaz” türünden. Memleketten gelen haberler, ekranlarda ya da gazetelerde gördüğümüz kadarıyla hiç bir konuda işlerin iyiye gitmediğini söylüyorlar.
Bugünkü yazımın konusunu ise yıllar önce, Türkiye’den gelen inançlı gurbetçileri dolandıran holding sahtekarı yöneticilerinin Avrupa’da cirit attığı ve tüm birikimlerini kaybettikleri günlerde okumuştum; tekrar okuyarak bu yazımla bugüne yorumlayacağım.
Kitabın ismi Yalanların Büyücüsü (The Wizard of Lies). Yazarı Diana B. Henriques, New York Times muhabiri. Henriques, Madoff’un Wall Street’teki yükselişini ve çöküşünü, bizzat Madoff ile yaptığı görüşmeler de dahil olmak üzere 100’den fazla röportaja dayanarak anlatıyordu.
2008’de New York’ta Bernie Madoff; geçtiğimiz günlerde ise anavatanımızda “asrın vurgunu Fonzi” denilen Tera ve bağlantılı fonlar çöküşü. İlki, 40 yıla yayılan bir saadet zinciriyle yaklaşık 19 milyar doları buharlaştırdı. İkincisi, SPK’nın 17 Eylül 2026 tarihli kararıyla 131 fonun tasfiyesiyle görünür hale geldi ve 455 binden fazla yatırımcıyı vurdu.
İki vaka arasındaki benzerlik yüzeysel değil. Her ikisinde de yatırımcılar “gerçek olamayacak kadar iyi” getirilerin peşinden gitti. Her ikisinde de denetleyici kurumlar sinyalleri gördüğü hâlde harekete geçmedi. Ve her ikisinde de çöküşten sonra aynı soru soruldu:
Bu kişiler nasıl bu kadar uzun süre görünmez kaldı?
Konuları internetten ve gazetelerden okuduğuma göre tek cevabı vardı. Sorun kötü niyetli bireylerde değil, gözetim mekanizmalarının yapısal olarak geç ve isteksiz davranmalarında yatıyordu. Madoff’un 40 yıl boyunca ayakta kalmasını sağlayan şey neydi? Tera’nın sadece dört yılda 19 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaşmasını sağlayan şey neydi?
“Gerçek Olamayacak Kadar İyi” getirinin işlevi
Madoff, yatırımcılarına istikrarlı ama “olağanüstü olmayan” getiriler vaat ediyordu. Tera ise tam tersini yaptı. TLY kodlu fonu üç yılda hiçbir şey üretmeden %66.000’in üzerinde bir getiri bildirdi. Bu rakam, herhangi bir finansal mantık çerçevesinde açıklanamaz. Ancak açıklanamaz olması, insanların ilgisini çekmesini engellemedi.
Mekanizma şuydu: Düşük işlem hacimli Borsa İstanbul hisseleri, fonların kendi portföyleri tarafından satın alınarak fiyatları yapay olarak şişirildi ve güvenilir algısı yaratıldı. Fonun net aktif değeri, kendi elindeki varlıkların şişirilmiş fiyatlarına dayanıyordu. Bu değer üzerinden yeni yatırımcılar çekildi. Yeni para, eski yatırımcılara “kâr” olarak dağıtıldı. Klasik Ponzi dediğimiz piramit dolandırıcılığıdır. Ancak bu kez kılıf, “yüksek getirili serbest fon” du.
Madoff’un farkı, kurumsal meşruiyetti. NASDAQ’ın eski başkanıydı. Tera’nın farkı ise siyasi ve bürokratik bağlantılardı. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, eski Başbakan Başmüşaviri, eski OECD Büyükelçisi, eski TCMB Başkan Yardımcısı, eski Türkiye Varlık Fonu yöneticisi… Bu isimler Tera’nın yönetim kademelerinde yer aldı. Bu, sıradan bir “yönetim kurulu üyeliği” değildir. Bu, kontrol etmesi gereken kurumlara “dokundurulmaz” sinyalidir.
Gözetimin sessizliği: Sinyaller, uyarılar, korumacı refleksi ve hareketsizlik.
En çarpıcı bulgu, kriz patlamadan aylar önce uyarıların yapılmış olmasıydı.
Şubat 2025: Adalet Bakanı Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısıyken, Muhammed Yarız’ın hisse işlemlerini SPK’ya bildirdi ve acil inceleme istedi. Harekete geçilmedi.
Temmuz 2025: Eski MASAK Başkan Yardımcısı Ramazan Başak, Tera hakkında CİMER’e başvurdu, savcılığa suç duyurusunda bulundu, Cumhurbaşkanlığı’na mektup yazdı. Maalesef “bizim adamımız” yaklaşımıyla Tera’nın sahibi Tezmen’in şikâyetiyle gözaltına alındı.
2024-2025 boyunca Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, piyasada manipülasyon işaretleri olduğunu kamuya açık şekilde kabul etti ama gizli bir güç dokunmadı ve somut müdahale, ancak fonlar temerrüde düştükten sonra geldi.
Bu tablo, “denetleme yapması gereken kurumlar bilmiyordu” tezini çürütür. Kırmızı Pazartesi kitabında olduğu gibi herkes apaçık alenen biliyorlardı.
Peki, en doğru soru şu: Neden harekete geçmediler?
Madoff vakasında da benzer bir görüntü vardı. Harry Markopolos, 1999’dan itibaren SEC’e defalarca başvurdu. Her seferinde “yeterli kanıt yok” denilerek geri çevrildi. SEC, Madoff’un “itibarına” güvendi. Tera vakasında ise güvenilen şey, siyasi bağlantılardı.
Kurumların değil, siyasetin gölgesinde hukuk
Tera soruşturmasında dikkat çeken bir detay, adalet mekanizmasının nasıl seçici çalıştığıdır.
Adalet Bakanı Gürlek’in 8 Ekim 2026 açıklamasına göre, tasfiye edilen fonlardan 100 milyon liranın üzerinde kazanç sağlayan 214 kişi tespit edildi. Bu kişiler, üç fondan toplam 187 milyar 653 milyon lira gelir elde etti. Bakan, bu isimlerin TMSF’ye bildirildiğini ve paranın iadesi için resmi bildirim yapıldığını söyledi.
Ancak aynı soruşturmada, “%90’ı etkin pişmanlık için sıraya girdi” ifadesi yer alıyor. Yani, kriz patladıktan sonra pişmanlık. Krizden önce kimse pişman değildi. Çünkü krizden önce, sistem onları koruyordu.
Daha da çarpıcı olan: Eski AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin, fondaki ana paraları dışındaki 1 milyar 860 milyon liralık kârı TMSF’ye iade ettiği ortaya çıktı. Kaya, aynı zamanda tutuklanan Tera Portföy Başkanı Erdin Özel ile yan yana çekilen fotoğrafını apar topar sildi.
Bu tablo, “hukuk önünde eşitlik” ilkesinin nasıl işlediğine dair bir fikir veriyor. Bazıları soruşturma başladıktan sonra iade yapıyor. Foncular, soruşturma başlamadan önce gazetecilere haber yaptı diye gözaltına alınıyor. Mustafa Balcı, Saban Sevinç tutuklanıyor; İsmail Saymaz ve Murat Ağirel’e de ev hapsi verilmesi ardından geçtiğimiz hafta tutuklanıyor. “Bizden olana kusuru yazmayın, çizmeyin; çünkü dokunmayız” algısı toplumda büyüdü. Aradaki fark hukuki değil, siyasi.
Kriz sonrası yönetim: Sistemi değil, görüntüyü kurtarmak
Hükümetin krize tepkisi üç ayaklıydı:
Birincisi: Küçük yatırımcıyı kısmen korumak. SPK, 1 Ekim 2026’da net yatırım tutarı 100 bin liranın altında olan yatırımcılara tam ödeme, üstündekilere ise 100 bin lira sınırına kadar ön ödeme yapılmasını onayladı. Bu, mağdurların bir kısmını yatıştırmaya yönelik bir hamle. Ancak 455 bin yatırımcının gerçek kaybını karşılamıyor.
İkincisi: Krizi “birkaç kötü aktörün işi” olarak çerçevelemek. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ne finansal sistemimize ne Türkiye ekonomisine yönelik bir risk söz konusu değil” dedi. Bu, sistemsel sorgulamayı engellemeye yönelik bir söylem. Sorun sistemde değil, sistemin içindeki bazı kişilerde; ama tam listeyi ya da siyasi ayağındaki kişileri gizledi.
Üçüncüsü ve bence en kaçak güreş yaparak sorumluluğu bireyselleştirmek. Tutuklamalar, gözaltılar, mal varlığı dondurmalar… Hepsi faillere odaklı ve kişilere mahsus muameleyle.
Ortaya bir kaç somu soru ortaya çekiyor
Peki, gözetim görevini yapmayanlar?
SPK neden aylarca bekledi?
Adalet Bakanlığı’nın Şubat 2025’teki uyarısı neden karşılıksız kaldı?
Bu sorular neden sorulmuyor. Çünkü sorulduğunda, cevap iktidara yakın yada tam ortasında iktidardan siyasiler ortaya çıkama riski yükseğiyledir.
Bir yazarın ifadesiyle: “Denetim görevini yapmayanların ihmali ile suça ortak olanların payı ayrı ayrı ortaya konulmalıdır.” Ancak bu ayrımın yapılması, mevcut iktidar yapısı içinde mümkün değil. Çünkü denetim görevini yapmayanlar, denetlenmesi gerekenlerle aynı ağın içindedir.
Madoff’tan Tera’ya: Ne Değişti?
Madoff vakasının en önemli dersi bence şu: Kurumlar, güçlü aktörleri sorgulamaktan kaçınmış. SEC, Madoff’u sorgulamaktan kaçındı çünkü o “Wall Street’in saygın bir üyesiydi. Tera vakasında ise denetleyiciler, mevcut iktidara bağlı siyasi bağlantıları olan bir yapıyı sorgulamaktan kaçındı ya da “başıma bir şey gelmesin” diye çekinmişler ve uzak durmuşlar.
Fark şu: Madoff, kurumsal meşruiyete güveniyordu. Tera ise siyasi meşruiyete güvendi. Her iki durumda da sonuç aynı oldu: Gözetim gecikti, yatırımcılar kaybetti, sistemin kendisi sorgulanmadı.
Tera krizinin “Ponzi benzeri” olarak nitelendirilmesi, aslında sorunun özünü gizliyor. Çünkü “Ponzi”, bir finansal suç kategorisidir. Oysa Tera vakasında asıl mesele, siyasi bağlantıların finansal suçları nasıl görünmez kıldığıdır. Bir sistem, eğer suçluları siyasi ağ içindeyse kör hale geliyorsa, sorun “Ponzi” değil, gözetimin siyasallaşmasıdır.
Sonuç Olarak: Bu ve buna benzer vakalar hukukun değil, siyasetin gölgesinde hayat bulmuştur.
Her iki kriz de insana aynı soruyu sorduruyor. Bir toplumda hukuki, kurumlar ve denetim mekanizmaları, iktidarın hoşuna gitmeyenleri sorgulamıyor yada sorgulayamıyorsa o kurumlar kişiler çürümeye başlıyor.
Madoff vakasında cevap “kısmen”di. ABD’de bile SEC, yıllarca Madoff’u sorgulamaktan kaçındı. Ancak sonunda, siyasi baskıdan bağımsız bir yargı ve medya, skandalı açığa çıkarabildi.
Tera vakasında ise manzara farklı. Dış yatırımcı baskısıyla kriz patladı ve sonra tutuklamalar geliyor. Ancak tutuklananlar, siyasi ağın dışındakiler mi, yoksa ağın içindekiler mi? Bu sorunun cevabı, soruşturmanın siyasi iradeye ne kadar bağımlı olduğunu gösterecek. TBMM’nin fon araştırması önerisini mevcut iktidarın ret oyuyla engellemesi yerine kanun teklifi getirmesi, çifte hukuk ve çifte uygulama “bizden olana hiçbir şey olmaz” hissini kalıcı hale getiriyor.
Asıl tehlike, Tera’nın kazara çökmesi değil. Asıl tehlike, Tera gibi yapıların çökmeyecek şekilde tasarlanmış olmasıdır. Siyasi bağlantılar, denetleyici uyarıların göz ardı edilmesini sağlıyorsa; hukuk mekanizması, kriz patlamadan harekete geçemiyorsa; o zaman “Ponzi” bir suç değil, bir sistem özelliği haline gelir. Suçlunun yaptığı yanına kar kalıyor algısı git gide büyüyor.
Madoff’un kitabını yazan Diana Henriques’in en önemli tespiti şuydu: “Madoff’un en büyük yalanı, gerçek olamayacak kadar iyi getiriler vaat etmesi değildi. En büyük yalanı, kimsenin onu sorgulamaya cesaret edemeyeceğine inanmasıydı.”
Tera vakasında bu inancı besleyen şey, siyasi bağlantılardı. Ve o bağlantılar hâlâ orada duruyor. Bize kimse dokunamaz.
Sağlıkla ve dürüst kalın çünkü ölüm var ölüm.
Mustafa Özcan
The post Su çürüdü, tuz koktu first appeared on Hollanda Haberleri.

18 saat önce
66









Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·