Birkaç gündür herkesin hıncını çıkaracağı, kum torbasına çevireceği yeni ve eskitilmiş bir “kahramanımız” var: Haluk Levent.
Dün ona laf söyleyeni linç ediyorduk. Bugün ise ona laf söylemeyeni linç ediyoruz.
Bu işte bir gariplik yok mu?
Asıl mesele Haluk Levent değil.
Bu tartışma bize daha eski ve daha derin bir soruyu hatırlatıyor:
Toplumlar neden “kahramanlara” ihtiyaç duyar?
“Kahramanlar”, umut zamanlarının değil; çoğu zaman çaresizlik dönemlerinin ürünüdür.
İnsanlar sorunlarını çözecek kurumlara güvenlerini yitirdiklerinde, gözlerini tek tek bireylere çevirirler. Devletin yapması gerekeni bir vakıftan, kamunun üstlenmesi gerekeni bir sanatçıdan, toplumsal dayanışmanın yerine geçmesi gerekeni bir “iyi insan”dan beklemeye başlarlar.
Deprem olur, bir sanatçıdan medet umarız. Bir çocuğun ihtiyacı için bir kişinin çabasına bakarız. Haksızlığa uğrayan biri için kurumları değil, bir kişinin sesini bekleriz.
Bir toplum ne kadar çok “kahraman” üretiyorsa, aslında o kadar çok çaresizlik biriktirmiştir.
Ne var ki “kahramanlık”, taşınması kolay bir yük değildir.
Bir süre sonra o kişiden yalnızca başarılı olması değil; her konuda istediğimizi söylemesi, her şeye itiraz etmesi, herkes adına tavır alması beklenir. Artık yaptığı işle değil, kendisine yüklenen anlamla yargılanır.
İlk hayal kırıklığında ise alkışların yerini öfke alır.
Aslında değişen “kahraman” değildir.
Değişen, toplumun ona yüklediği beklentidir.
Toplumların elbette örnek alacağı insanlara ihtiyacı vardır. Ancak bir insanı sorgulanamaz bir “kahramana” dönüştürdüğümüzde hem ona hem de kendimize haksızlık ederiz.
Bu yüzden “kahramanlık” üzerine değil, kurumlar üzerine düşünmek gerekir.
Modern toplumların gücü, olağanüstü bireylerinden değil; işleyen kurumlarından gelir.
Tarih de bize aynı gerçeği anlatır.
Fatih Sultan Mehmet’in başarısı yalnızca kişisel dehasıyla açıklanamaz. İstanbul’un fethi; güçlü bir devlet teşkilatının, mühendisliğin, lojistiğin ve uzun yıllara yayılan hazırlığın eseridir.
Mustafa Kemal Atatürk de bir milleti örgütleyerek büyük bir mücadeleyi zafere taşıdı. Kurtuluş Savaşı; kongrelerle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’yle, düzenli ordusuyla ve örgütlü halk iradesiyle kazanıldı. Cumhuriyet’in en büyük mirası da yalnızca kazanılmış bir savaş değil; kurulan kurumlardır.
Çünkü “kahramanlar” bireyseldir.
Kalıcı başarılar ise kolektiftir.
Belki de bugün yaşadığımız güven bunalımının temelinde de bu var.
Sorunlarımızı birlikte çözecek kurumlar inşa etmek yerine, bizi kurtaracak insanlar arıyoruz. Sonra da onlara insanüstü anlamlar yükleyip, ilk sarsıntıda aynı hızla gözden çıkarıyoruz.
“Kahramanları” biz yaratıyor, yine biz tüketiyoruz.
Oysa gelişmiş toplumların hedefi daha çok “kahraman” yetiştirmek değildir.
Asıl hedef, “kahramanlara” ihtiyaç duymayacak kadar güçlü kurumlar kurabilmektir.
Çünkü adaletin işlediği, liyakatin egemen olduğu, dayanışmanın örgütlü olduğu bir ülkede toplumun umudu tek tek insanlarda değil; ortak akılda ve ortak emektedir.
Kurtarıcıların değil, yurttaşların ülkesi olabildiğimiz gün, “kahramanlara” olan ihtiyacımız azalacak; toplum kendi gücüne güvenmeyi öğrenecektir.
The post Sıradaki “Kahraman” Gelsin first appeared on Hollanda Haberleri.

2 hafta önce
59











Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·