Geçtiğimiz hafta 29 Ekim’de, demokrasinin kapısını aralayan Cumhuriyetimizin kuruluşunu sabah Amsterdam’daki Atatürk sokağında, akşam ise Hollanda’nın Rijswijk şehrindeki De Broodfabriek Expo’da kutladık.
Bir kez daha Cumhuriyet sevdalıları ya da karşıtları (zoraki katılımları da olsa), ne Cumhuriyeti ne de onu bu aziz millete hediye eden Atasını, Atatürk’ünü bu milletin gönlünden silemeyeceklerini. Yaşasın Cumhuriyet, yaşasın Atatürk!”
Kurulusundan itibaren Türkiye, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini devlet yönetiminin en üst ilkesi olarak belirlemiş ve monarşiyi resmen sona erdirmiştir.
Bu, demokrasinin hayata geçmesi için temel bir önkoşul yaratmıştı ve siyasi iktidar ve yönetim şekli artık babadan oğula geçen veya ilahi bir hakka dayanan bir ayrıcalık değildir.
Elbette Cumhuriyet, demokrasiyle eşanlamlı değildir; ancak demokrasinin işleyebilmesi için temel bir siyasi çerçeve sunar. Cumhuriyet rejiminde devlet başkanı ve siyasi iktidar seçim yoluyla belirlenir ve görev süresi sınırlıdır; bu, demokrasinin “halkın yönetimi” şeklindeki temel özelliğinin somut ifadesidir.
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yasal olarak tebaa ilişkisi ortadan kaldırılmış, insanlar “tebaa”dan yasal olarak eşit haklara sahip “vatandaş”lara dönüşmüştür. Bu, demokratik toplumun temel birimi olan bireyin yasal statüsünü oluşturmuştur.
Onun için bugünkü yazımın başlığını, bu temel değerlerden uzaklaşıldığı sıkça dillendirildiğinden ve bu günlerde yaşadıklarımız görünce kaleme aldım.
“Şahsım devleti” kavramına gelince, Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni ve tek adam yönetimini eleştirmek amacıyla muhalefet liderlerinden İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun bir konuşmasında duymuştum. Tabii Yeni Parti kurulmadan önceki CHP’de ve şimdiki Yeni Parti’de de sık sık söylüyorlardı. İlk kez yazar Emre Kongar’ın Cumhuriyet’teki yazısında okumuştum. Konu demokrasiye gelince; bizde monarşi 1 Kasım 1922’de kaldırıldı ve demokrasi düşe kalka ilerlerken, Hollanda’da yarı monarşik sistem 1848 den beri hâlâ demokrasi ile yönetiliyor ve bu sistem tıkır tıkır işliyor. Bu iki ülkedeki demokrasiyi köşe yazımda değerlendirmek isterim.
Kesinlikle demokrasi, yalnızca belirli aralıklarla sandık kurulmasından ibaret değildir; aynı zamanda hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, iktidarın denetlenmesi ve muhalefetin eşit koşullarda var olabilmesi gibi kurumsal güvencelere dayanır. Bu açıdan bakıldığında Hollanda ile Türkiye, yüzeysel olarak benzer seçim mekanizmalarına sahip görünse de demokratik işleyişin özünde birbirinden belirgin biçimde ayrılmaktadır.
Hollanda’da hükümet istikrarsızlığı uzun süren koalisyon görüşmeleri, hatta azınlık hükümetleri demokrasinin işleyişini sekteye uğratmazken; Türkiye’de seçimlerin varlığına rağmen kurumsal denetimin zayıflaması, demokrasinin fiilen aşınmasına yol açmaktadır bunu da Türkiye’de her alanda görmekteyiz..
Hollanda da zayıf hükümet, güçlü ve bağımsız kurumsal denetim
Türkiye’ye kıyasladığımızda Hollanda’da hükümet zayıf olsa bile her zaman güçlü ve bağımsız bir kurumsal denetim vardır.
Hollanda’da 2026 yılında göreve başlayan Jetten koalisyon hükümeti, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ülkenin ilk azınlık hükümetidir ve 150 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nde yalnızca 66 sandalyeye sahiptir. Bu durum, hükümetin muhalefetin desteğine bağımlı olduğu ve siyasi tabanının kırılgan olduğu anlamına gelir.
Ancak bu “zayıf hükümet” görüntüsü, demokrasinin başarısız olduğunu göstermez. Aksine Hollanda demokrasisinin temeli, hükümetin güçlü olup olmamasına değil, bağımsız kurumsal denetim ve uzlaşı (polder modeli) kültürüne dayanır.
Tarihsel olarak Hollanda’da da dinî ve ideolojik gruplar arasında uzun süreli bir “sütunlaşma” (pillarization) dönemi yaşanmış; farklı gruplar kendi eğitim, medya ve sosyal kurumlarını kurmuş, “yaşa ve yaşat” ilkesiyle çatışmaktadır.
Bu kültür zamanla pragmatik uzlaşı ve istişare geleneğine dönüşmüş, nispi temsil sistemi aracılığıyla kurumsallaşmıştır. Bu nedenle hükümet azınlık olsa bile karar alma süreci hâlâ çeşitli sosyal grupların ve kurumlarla müzakere ve uzlaşısına dayanmakta, tek bir merkezin diğerlerini dışlaması söz konusu olmamaktadır.
Kısacası Hollanda’da “hükümet sizlik” veya “azınlık hükümeti”, demokratik işleyişin durduğu anlamına gelmez; yalnızca siyasi kararların (bu günlerde olduğu gibi vergi yasasının onayı için) daha fazla müzakere ve taviz gerektirdiğini gösterir.
Yargı bağımsızlığı, seçim yönetiminin tarafsızlığı ve idari denetim mekanizmaları, hükümetin gücünden bağımsız olarak işlemeye devam ediyor. Bence de her iki ülkenin sistemini kıyasladığımızda en önemli fark bu.
Türkiye gelince seçimler vardir, ancak “Şahsım Devlet” mantığı kurumları aşındırmaktadır.
Türkiye’de seçimler hâlâ kıyasıya rekabetçi devasa gösterişli ve masraflı bir nitelik taşımakta ve muhalefet partileri seçimler bir şekilde kazanabilmektedir. Ancak demokrasinin yalnızca seçimden ibaret olmadığı, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve iktidarın denetlenmesi gibi unsurları da içerdiği göz önüne alındığında, Türkiye’nin performansı belirgin şekilde yetersiz kalmaktadır.
Bu yetersizliğin kavramsal çerçevesini “şahsım devlet” anlayışı oluşturmaktadır. Mühürsüz oyalan kabul edilmesi trafoya kedinin girmesi, bir zarftan çıkan oyun kendi çıkarına olanı kabul edip olmayan tek oyu iptal etmek gibi örnekleri saymak mümkündür.
“Şahsım devlet” anlayışında devlet, vatandaşlardan bağımsız, kalıcı ve hukuki bir kişiliğe sahip bir kurum olarak görülmez. Bunun yerine devletin tüm yetkileri, kaynakları ve karar alma mekanizmaları tek bir “şahsın” iradesine bağlanır; devletin “kamusallık” vasfı yitirilerek özel bir mülk gibi yönetilmesine yol açılır.
Bu anlayışın pratikte yaptığı şeyler şunlardır, kurumları etkisizleştirmek (yasama, yargı ve denetim gibi devletin sürekliliğini sağlayan kurumların zayıflatılması veya işlevsiz hale getirilmesi), hukuku araçsallaştırmak (hukuk devleti ilkesi yerine en tepedeki kişinin sözünün ve kararının geçerli kural haline gelmesi) ve devleti geçici kılmak (devletin kaderinin bir kişinin ömrüne bağlanması nedeniyle kurumsal sürekliliğin ve kalıcılığın zarar görmesi).
Bu anlayışın yazılı bir anayasası veya kural kitabı yoktur; varlığı, yazılı kuralların ve yerleşik kurumların etkisizleştirilmesi üzerinden kendini gösterir. Temel işleyiş mantığı şudur: kişisel irade üstündür (bir şahsın söylediği geçerli kuraldır; o şahsın söylediği hem anayasa, hem kanun, hem tüzük, hem tebliğ, hem genelgedir), kurumlar değil kişiler önemlidir (devlet yazılı kurallara ve kurumlara göre değil, kişisel ilişkilere ve en tepedeki şahsın duygu, düşünce ve kararlarına göre işler) ve denetim yoktur (bağımsız yargı ve anayasa yargısı gibi denetim mekanizmaları pasifize edilir veya ortadan kaldırılır).
Emre Kongar’ın 2017 Anayasa değişikliği eleştirisine göre bu sistem, devletin kurumsal ve hukuki kişiliğini zayıflatarak yürütme erkini tek bir kişide yoğunlaştırmıştır.
Dünyada bu mantığın farklı biçimleri görülmüştür: Klasik mutlak monarşide (Fransa’da XIV. Louis’ye atfedilen “L’État, c’est moi” “Devlet benim” sözü), Weber ve Linz tarafından kavramsallaştırılan sultanizmde (Türkmenistan’da Niyazov/Türkmenbaşı dönemi ve Suriye’de Esad ailesi örneklerinde olduğu gibi kişisel yönetimin en uç biçimi) ve patrimonyal devlette (devletin yöneticinin “hanesinin” bir uzantısı gibi görülmesi, kamu görevlilerinin onun “kulları” sayılması).
Yargı, muhalefet ve yolsuzluk soruşturmalarında “Çifte Standart”
Anlayacağınız “Şahsım devlet” mantığının Türkiye’deki somut yansımaları, özellikle yargı ve kolluk küvetlerinin uygulamalarında belirginleşmektedir. Muhalefet belediyelerine ve muhalif gazetecilere yönelik operasyonlar ve seçilmiş yetkililerin görevden alınması, kamuoyunda yargının siyasallaştığı algısını güçlendirmektedir.
Daha dikkat çekici olan, yolsuzluk soruşturmalarında ortaya çıkan “seçici uygulama” sorunudur.
Fon skandalı örneğinde, milyarlarca liralık yasa dışı kazanç elde eden iktidar partisi Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya, kamuoyunun yoğun eleştirilerine rağmen ifadeye rica minnet çağrılması. Kaya, ana para dışındaki 2 milyar lirayı aşkın tutarı iade ettiğini dolayısıyla sucu da ortadan kalkmış kabul edilmesi.
Aynı dönemde, sosyal medyada aç çocukları için kahvaltı çalan bir babanın kelepçelenmesi görüntüleri geniş yankı uyandırmış; eski AK Partili ve TBMM Başkanı hemşerim Cemil Çiçek, “Bu babanın çaldığı kahvaltı parasını biz verelim de serbest bırakın o zaman” demiştir.
“Milyar çalan ifadeye rica minnet ile çağrılıyor, kahvaltı çalan kelepçeleniyor” şeklindeki karşılaştırma, yargı ve kolluk uygulamalarında çifte standarda dair güçlü bir kamuoyu algısını yansıtmıştır.
Ayrıca Kaya’nın geçmişte İBB’ye bağlı İSBAK’tan aldığı yurt dışı eğitim bursu nedeniyle kamu kaynağını kötüye kullandığı iddiasıyla ilgili olarak, İBB müfettişleri ihlal tespit etmiş ve savcılığa suç duyurusunda bulunmuş olsa da, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı “kovuşturmaya yer yok” kararı vermiştir.
Bu tür durumlar, hukukun üstünlüğünün iktidar partisi elitleri karşısında etkisiz kaldığı yönündeki algıyı güçlendirmektedir.
Benzer şekilde, muhalif kim varsa gazeteciler ve muhalefet partisinin belediyelerine her gün sabah operasyonları düzenlenmesi, savcının suç niteliği taşıyan isnatlar yöneltmesi, betatiği istenen belediye başkanının tahliye edilmemesi bunlar “şahsım devlet” anlayışının tipik örnekleri olarak görülmektedir.
Fon skandalında ise yalnızca bir iki küçük aktörün tutuklanması, devasa bir krizin başrolünü oynayan AKP’ye yakın 400 kişiyi aşan listenin açıklanmaması, FETÖ terör örgütü soruşturmalarında olduğu gibi siyasi ayağın gizlenmesi ve Fatma Betül Kaya dışında ismi bilinen kimse olmaması, sızan bazı kişilerin evlatlarına dokunulamaması, hatta “dokunacak daha anasından doğmadı” denilecek kadar şuursuzca demeçler verilebilmeleri, bu şahsın devletin doğurduğu derebeylerin hortlamasına sebep olmuştur.
Kaya’ya ise yalnızca haksız kazandığı parayı geri ödemesiyle hiçbir cezanın işlememesi ve tutuklama yapılmaması, Türkiye’de devletin şahsileştiğinin ve demokratik ülke görüntüsünden oldukça uzaklaşıldığının belirgin bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir
Sonuç olarak her iki ülkenin bir yâri monarşi diğer cumhuriyet olması hala demokrasi işlevi sorununu silememektedir.
Hollanda ile Türkiye arasındaki temel farka baktığımda Hollanda’da demokratik istikrar, hükümetin güçlü olmasına değil, hükümet dışındaki kurumsal denetim ve toplumsal uzlaşı mekanizmalarının iyi işlemesine bağlıdır; bu nedenle azınlık hükümeti bile demokrasiyi sarsmamaktadır.
Türkiye’de ise seçimler şeklen varlığını sürdürse de, yargı bağımsızlığı ve yolsuzlukla mücadelede eşitlik gibi temel alanlarda ciddi sorunlar bulunmakta, “şahsım devlet” mantığı kurumları etkisizleştirerek hukuku araçsallaştırmakta ve devletin kurumsal sürekliliğini zayıflatmaktadır.
Kullanıcının belirttiği gibi, “demokrasi” ve “hukukun üstünlüğü” isim olarak mevcut olsa da, gerçek işleyişte iktidarı etkin şekilde denetleyememekte; muhalefet ve sıradan vatandaşlar adalet sistemi karşısında eşit olmayan bir konumda bulunmaktadır. Hollanda örneği, hükümet istikrarsızlığının demokrasiye zarar vermediğini; Türkiye örneği ise seçimlerin varlığının tek başına demokrasi anlamına gelmediğini göstermektedir.
Sağlıklı, demokrasi ve onu koruyan hukuk devletin de kalın,
Mustafa Ozcan
The post Şahsım Devlet first appeared on Hollanda Haberleri.

3 saat önce
26











Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·