Günlük yaşamın meşguliyetleri, biz insanların bu dünyada yapayalnız olduğu yanılgısına düşürüyor. Oysa insan bu dünyayı, tıpkı kendi gibi canlı olan bitki ve hayvanlarla paylaşmakta. Bu ortam paylaşım alanı, insanın bitki ve hayvanlarla aynı düzeyde olduğu anlamına gelmez. Zira insan, bitki ve hayvanlarda olmayan özelliklerinden dolayı farklı ve özel bir varlıktır.

 

Tarih boyunca farklı düşünürler, insanın diğer canlılardan farkı üzerinde kafa yormuşlardır. Mesela İbn Sînâ’ya göre bitkiler, beslenme, büyüme ve üreme özelliklerine sahiptir. Hayvanlarda bu özelliklere ilaveten duyusal idrak ve hareket gücü vardır. İnsan ise burada sayılan özelliklerin tamamına sahip olmakla birlikte, öncekilerin sahip olmadığı akla sahiptir. Bu özelliklerden anlaşıldığı üzere, canlılar arasında aşağıdan yukarıya doğru bir hiyerarşi mevcuttur. O hâlde canlılar içinde yukarı çıktıkça, özelliklerin ve yetkinliklerin arttığını söylemek mümkün.

 

Nitekim Fârâbî’nin belirttiği gibi insan, tıpkı bitki gibi beslenir, büyür ve ürer, hayvan gibi idrak ve hareket eder, fakat insan olarak konuşur ve düşünür. Mademki insan akıl nimetine sahiptir, bu nedenle beslenme ve üreme gibi diğer canlıların sahip olduğu özellikler, insan için sadece yaşamını devam ettirme işlevine sahiptir. Öyleyse beslenmenin hayatın merkezinde yer alması, insanı, kendisinden aşağıda olan diğer canlıların seviyesine düşmesine sebep olur.

 

İnsanın, bedenin ihtiyaçlarını hayatın merkezine yerleştirmemesi gerektiğini anladık. Pekâlâ, insanın bu hayattaki amacı ne olmalıdır? Bu sorunun cevabı için Nurettin Topçu’ya başvurmak yolumuzu aydınlatmaya yarar sağlayacaktır. Topçu, dünya hayatının bir yolculuk olduğunu vurgular ve insan ruhunun, Allah’a doğru bir yolculuk yaptığından söz eder. Ne var ki, burada kolay bir yolculuktan değil, aksine çeşitli zorluklarla dolu bir yolculuk söz konusudur. Çünkü sahip olduğumuz bedenin istek ve arzuları, bu yolculuk esnasında bizi duraklatmakla kalmaz, bizi maddeye doğru çeker, Allah’tan uzaklaştırır ve bizi bedenimizin kölesi yapar.

 

Nurettin Topçu’ya göre bu duruma düşmenin başlıca sebebi ne cinayet ne de şehvet gibi günahlardır. Bu günahlar olsa olsa en büyük günah olan ‘insanın nefsine karşı samimiyetsizliğinin’ neticesidir. Bu samimiyetsizlikten dolayı kimileri görünüşte toprak fetheder, oysa gerçekte ülkeleri yıkar. Ya da ibadet niyetiyle şeytana tapar, keza şeytan taşlıyorum diye insan taşlar. Burada öyle bir samimiyetsizlik vardır ki, insan zahirde güzel işler yapar oysa batında kendi elleriyle gururunu okşar.

 

Kanaatimce Nurettin Topçu’nun izah etmeye çalıştığı durumun halk dilindeki karşılığı, kendini kandırmaktır. Evet, insan hayatın her alanında kendini kandırabilir. Fakat kendini kandırmanın en berbat hâli, ibadetlerde ve insanlara hizmet alanında gerçekleştiğini düşünüyorum. Bilindiği üzere insan bir eylemi sürekli yaparak, o eylemi bir meleke (yatkınlık) hâline getirir. Örneğin bir insanın yıllarca namaz kılması, namazın o kişinin hayatının bir parçası olmasını sağlar. Yahut yıllardır bir hayır kurumunda ifa edilen görev nedeniyle mazlum ve muhtaçlara yardım etmek, o hizmetler kişinin hayatında merkezi yere sahip olabilir. Ya da kişi, sahip olduğu üstün yetenek ve birikimden dolayı toplumda kanaat önderi olarak bilinebilir.

 

Bu bağlamda meleke hâline getirilmiş güzel davranışlara ilişkin birbiriyle bağlantılı iki tehlikeye dikkat çekmemiz gerekir:

Bunlardan birincisi “rutin”, ikincisi “kibir”dir. Esasında hepimizin hayatında rutin vardır. Hatta günlük hayatımızda rutin olmadığı zaman, hayatımıza düzensizlik hâkim olur. Ancak özellikle güzel davranışlar konusunda oluşan rutin, farkında olmadan samimiyete ve niyete halel getirebilir. Nitekim toplumda güzel davranışlara sahip olan insanların, zamanla toplum nezdinde itibar kazandığı  bilinen bir gerçektir. Elde edilen itibar ise farkında olmadan kibre dönüşebilir. Halbuki, makam ve mevki nedeniyle elde edilen itibarın amacı gururun okşanması değil, topluma hizmet etmektir. Zaten toplumun beklentisi de bu yöndedir.

 

Bu sorunun çözümüne dair gene birbiriyle irtibatlı iki panzehirden söz edebiliriz: “İç muhasebe” ve “tevazu”. İnsanın belli aralıklarla yalnız yapacağı ve özellikle niyetini sorgulayacağı bir iç muhasebe, kendimizi kandırmamızı engellemeye katkı sunacaktır. Tevazu ise, kibir gibi büyük bir manevî hastalığın yegâne panzehiridir.

Zira tevazu, insanın yetenek, maharet ve itibarının kendisinden değil, Yaratanın bir lütfu olduğunu öğütler. O yüzden Yunus’un dediği gibi:

“Sakıngıl olmagıl kibr ile yoldaş

Kibir kandayısa anınla savaş”

(Sakın kibirle yoldaş olma, kibir neredeyse onunla savaş)                                            —◄◄



Source link