Hayatın bitmek bilmeyen hengâmesi ve her gün bizi başka bir kıyıya savuran telaşı içinde çoğu zaman “gitmenin” bir son durak olduğunu, bir kapıyı kapatınca ardındakilerin tozlu raflara kalkacağını sanırız; oysa bazı hikâyeler bitmek için değil, erişilemez birer anıta dönüşmek için kurgulanmıştır ve insan, kalbinin bir parçasını elinin asla uzanamayacağı o puslu vadilerde bıraktığını ancak sessizlik çöktüğünde idrak eder.
Farsçanın o kederli imbiğinden süzülüp gelen o eşsiz ifadeyle söylemek gerekirse; “Delam dar jāyi jā mānde ke dastam hargaz be ân nemiresad.” Yani; kalbim, elimin asla ulaşamayacağı bir yerde kaldı.
İnsan bazen bir şehirden, bir sevdadan ya da bir hayalden vazgeçtiğinde her şeyin noktalandığını düşünür; oysa asıl sızı, o şeylerin yok olmasında değil, hâlâ orada bir yerde olup da artık onlara giden hiçbir patikanın, hiçbir köprünün ve hiçbir sözün kalmamış olmasındadır.
Geri dönmek istemediğimiz için değil, artık o eski yollarda yürüyecek ayaklara ve o eski rüzgârlarda savrulacak bir ruha sahip olmadığımız için kalbimiz, bir zamanlar nefes aldığı o kuytu köşede, bizden bağımsız bir sürgün gibi yaşamaya devam eder. Şirazlı şairlerin mısralarından bugüne süzülen o ince sızıda olduğu gibi, bazı şeyler hayatımızdan sadece bittiği için çıkmaz; aksine onlar, artık bizim bugünkü ellerimizle dokunamayacağımız kadar yüksek ve kutsal bir makama, erişilemezliğin o vakur sessizliğine taşınırlar.
Zamanın her türlü yarayı sarıp sarmalayan bir merhem olduğunu iddia eden o kadim teselli, aslında gerçeğin üzerini örten zarif bir örtüden ibarettir; zira zaman iyileştirmez, sadece bizi o yaradan o kadar uzağa savurur ki, artık ne acımızı dindirmeye gücümüz yeter ne de o yaranın sıcaklığını yeniden hissetmeye mecalimiz kalır. Öyle bir mesafe ki bu, ne kadar yüksek sesle seslenirseniz seslenin yankınız bile size geri dönmez ve siz, bir sabah uyandığınızda göğüs kafesinizdeki o isimsiz boşluğun, yerine hiçbir şey konulamayacak bir eksikliğin kalıcı ikametgâhı olduğunu dehşetle fark edersiniz.
Belki de büyümenin en yalın ve en can yakıcı tanımı, her şeyin bizimle birlikte yaşlanmayacağını, bazı duyguların sonsuza dek o ilk günkü tazeliğiyle bir cam fanusun içinde kalacağını ve bizim o fanusa dokunma hakkımızı çoktan kaybettiğimizi sessizce kabul etmektir.
Bazı yolların sadece bir kez yürünmek üzere var olduğunu, bazı vedaların aslında hiç gerçekleşmediğini ama dönüşlerin de artık mümkün olmayacağını anladığımızda, insan yine de yaşamaya; eksik bir kalple ve tamamlanması imkânsız hatıraların ağırlığıyla devam etmeyi bir şekilde başarır.
Zihnimizin en mahrem köşesinde yankılanan “Bir parçan orada, o eski mevsimde kaldı” fısıltısı, bizi geçmişe hapsetmek için değil, aksine o eksikliğin verdiği asil hafiflikle daha uzaklara gidebilmemiz için oradadır.
İnsan, geri dönmek için değil, o ulaşamadığı parçanın hatırasına layık bir şekilde yürüyebilmek için içindeki o küçük ama mağrur umudu korur. Çünkü bazen, sadece bir zamanlar “tam” olduğumuzu bilmek bile, bugünün eksikliğinde yolumuzu aydınlatmaya yeter.
The post Kalbim, Elimin Asla Ulaşamayacağı Bir Yerde Kaldı first appeared on Hollanda Haberleri.

1 hafta önce
40














Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·