İran: Zalimlerden başkasına düşmanlığımız yoktur!

10 saat önce 71

İran: Suriye Trajedisinin Gölgesinde Bir Hesaplaşma Sözün başında bir konuyu netleştirelim. Herhangi bir Müslüman için yeryüzünde zulmün ve işgalin sembolleşmiş eşkıyaları olan ABD ve İsrail hakkında iyi niyet ya da hüsnü zan bir yana düşmanlık dışında bir seçenek yoktur. Onların yaptıkları ve yapacakları her cürüm bizim tarafımızdan lanetlenmiş ve reddedilmiştir. Saldırıya maruz kalan kişi ya da ülkenin milliyet veya dininden önce bu alçak ve utanmaz zalimlerin dünya üzerinde böylesine rahat at koşturmaları bizi rahatsız eder. Yaptıkları işlerin muhatabından bağımsız olarak hukuksuzluk ve suç olduğunda tereddüdümüz yoktur. Ancak onların bu durumları karşılarında yer alanların faziletini garanti etmez. Yani İran bu zalimler tarafından saldırıya uğramakla temizlenmeyecek kadar kirli ve bir başka zalim rejimdir. Üstelik ABD ya da İsrail ideolojilerinin Müslümanlar arasında yerleşme ve onların dinini ifsat etme ihtimali bulunmazken, İran rejim ihracı yanında mezhep ihracı gibi bir stratejik ajandaya sahip olması nedeniyle oldukça sıkıntılı bir konumdadır. Ortadoğu’nun kanayan yarası olan ve genellikle İran kaynaklı mezhep temelli çatışmalar ve siyasi müdahaleler, günümüzde sadece askeri birer strateji değil, aynı zamanda derin bir vicdani ve teolojik tartışma alanı olarak karşımıza çıkıyor. İran’ın bölgedeki rolü, Şia itikadı ve Suriye iç savaşındaki müdahilliği üzerinden doğal olarak sert eleştirilerin odağı haline geldi. Bu eleştirilerin temelinde, müttefiklik veya “mezhep kardeşliği” söylemlerinden ziyade, sahada yaşanan ağır insani dramlar ve inanç dünyasındaki derin ayrılıklar yatmaktadır. Ayrıca İran’ın gerek Afganistan ve gerekse Irak işgallerinde üstlendiği roller de yüz kızartıcı suçlar hanesine yazılı duruyor. Hele başarılı oldukları Irak’ta hem mezhepsel hem de demografik yapıya yönelik tahribatları apayrı bir araştırma konusudur. Suriye İç Savaşının Ağır Bilançosu ve İran’ın Sorumluluğu İran yönetiminin, Ali Hamaney liderliğinde Suriye iç savaşında üstlendiği rol, büyük bir insani yıkımı beraberinde getirmiştir. 13 yılı aşkın süre devam eden bu süreçte; 1,6 milyon insanın katledildiği, 3,5 milyondan fazla kişinin yaralandığı ve 12 milyon insanın vatanını terk etmek zorunda kaldığı bilinmektedir. Bu tablo içinde 2 milyon çocuğun yetim kalması, Halep’te, Duma’da veya Dera’da uygulanan soykırım girişimleri ve on binlerce kadının zindanlarda veya sistematik tecavüzlere maruz kalarak yaşamını yitirmesi, vicdanlarda izi silinmeyecek derin yaralar açmıştır. Tüm dünyanın gözü önünde Suriye’nin kadim Sünni beldelerinden yerli halk sürgünle soykırım arasında bir tercih yapmaya zorlanmış ve büyük bir kısmı dönemin görece güvenli Kuzey Suriye topraklarına göç etmek zorunda kalmıştır. Kaynaklarda vurgulanan en trajik noktalardan biri de bu süreçte kadınların ve çocukların maruz kaldığı insanlık dışı muamelelerdir. Lübnan’a sığınan kadınların satılması, fuhuş mafyalarının eline düşmesi ve yerin yedi kat altında kurulan işkence merkezlerinde yaşananlar, “ilahi adalet” önünde mutlak bir karşılık bulacağı düşünülen bir vahşet olarak tanımlanmaktadır. Bu sistematik saldırılar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda bırakılan Suriyeli çocukların on binlercesinin Avrupa’da kayıplara karışması da unutulmaz ve affedilmez bir cürümdür. Suriye’de yaşananlarda İran’ın rolünü normal gören, yapılanları küfre yahut Siyonist bir şebekeye karşı savaş olarak anlamlandıran, daha da ileri giderek topyekûn bir halkı proje uğruna bunca ölüm ve yıkıma razı oldukları şeklinde tahkir edenler; ancak aklını ve imanını Şia’nın hayali direniş eksenine kiraya vermiş çoğunlukla samimi olmayan proje topluluklardır. Teolojik Kopuş ve Sahabe Sevgisi Siyasi eleştirilerin ötesinde, Şia itikadı ve İran liderlerinin dini yaklaşımları da ciddi bir reddiye konusudur. Sünni dünyanın mukaddes değerleri olan Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Aişe (Allah onlardan razı olsun) gibi isimlere yönelik küfür ve hakaretlerle dolu yaklaşımlar, iki kesim arasındaki muhabbeti ve köprüleri tamamen koparan temel bir unsurdur. İran liderlerinin (Humeyni ve Hamaney vb.) itikadi olarak İslam dışı görüldüğü bu perspektifte, işlenen suçların ve yapılan katliamların arkasında yatan mezhepçi yaklaşımın, Sünniler tarafından affedilmesi mümkün olmayan bir ihanet olduğu ortadadır. Kur’an hakkında tahrif olduğu inançları ya da diğer bidat temelli görüşleri zaten yüzyıllardır alimlerimiz tarafından reddiyeler yazılan konulardır. Bizim burada bir Şii reddiyesine girişmemize gerek duymayacak kadar ayan beyan ortaya konulan bu başlıklar öylesine bir kenara itilecek ya da unutulacak şeyler değildir. İlahi Adalet ve “Zulmün Faturası” En’âm Suresi 129. ayetinde geçen, “İşte biz; zalimlerin bir kısmını, işledikleri günahlarından dolayı diğer zalimlere böylece musallat ederiz” ilkesi uyarınca, İran’ın bugün karşı karşıya kaldığı zorluklar, Suriye’de dökülen masum kanlarının bir bedeli olarak yorumlanmaktadır. Milyonlarca mazlumun feryadı göğe yükselirken, Tahran’da yıkım fotoğrafları önünde hatıra pozu veren anlayışla gidilecek bir yol kalmadığı ve buluşulacak bir vahdet noktasının çoktan geçildiği tartışılamayacak kadar nettir. Bu noktada, İran’ın İsrail veya ABD gibi dış güçlerle yaşadığı çatışmalar, geçmişte İslam dünyasına verdikleri zararın bir faturası olarak görülebilir ve “Allah hepsini birbiri eliyle kırsın” temennisiyle karşılanabilir. Kendi cürümleri hakkında en ufak bir pişmanlık göstermeyen ve bırakın af talep etmeyi bununla gurur duyan İran ve yerli İrancıların bugün vahdet çırpınışlarının basit bir takiye olduğunu anlamak için birazcık Şia tarihi bilmek yeterlidir. Şia güçlendiğinde hep benzer felaket ve yıkımlara yol açan bir fitne yuvasına dönüşmüş ama zayıf düştüklerinde hemen vahdet feryadına sarılmışlardır. Sonuç: “İrancılık” Eleştirisi ve Suriyelilerin Safı Şimdi bu yaşananları hatırlatmanın sırası değil demek, gerçekten acının ne olduğunu hiç bilmemek ve işlenen katliam ve tecavüzlerin, mukaddesata yönelik hakaretlerin hiçbir değeri olmadığını söylemekle aynı şeydir. Irak, Suriye ve Lübnan hattında Şia’nın işlediği cinayetleri henüz İsrail ya da ABD yapamadı. Onlarda bu tıynet olmadığından değil, onlar eliyle yapılsaydı ümmetin saf evlatlarını kandıracak bir yol bulamazlardı. Bu yüzden batılı zalimler adına ve onlardan daha vahşi bir şekilde İran eliyle yapıldı bütün bunlar. Güvenli bölgelerde ve rahat koltuklarında oturup “İrancılık” yapanlara yönelik bir çağrı: Eğer savunulan dava bu denli faziletliyse, bu kişilerin konforlu alanlarından çıkıp bizzat sahada mücadele etmelerini beklemek eşyanın tabiatına uygun neticedir. Yakın tarihimizde dünyanın farklı coğrafyalarında zulüm ve işgalle karşı karşıya kalan beldelerimizin yardımına mallarıyla ve canlarıyla koşan ümmetin yiğit Sünni evlatları, bugün İran için yerinde duramayan çoğunlukla dilde Sünni ve kalpte Şii arkadaşlarımızın ne yapması gerektiğini gösteren örneklerdir. Buyursunlar ve sevgili İranları için canlarını ve mallarını seferber ederek onu korusun ve bizzat aynı saflarda savaşsınlar. Bunu yaptıklarında onların İran davasında samimi olduklarına inanırım şahsen. Şahsi duruşum; Suriye halkı İran’ı affetmediği sürece, herhangi bir mezhep kardeşliği veya siyasi müttefiklik çabasının vicdanlarda karşılık bulması mümkün olmayacaktır. Zira Ortadoğu’da “rüzgâr ekenin fırtına biçeceği”, tarihin ve adaletin değişmez bir kuralı olarak ortada duruyor. Ayrıca İran’dan daha koyu İrancıların bulunduğu güzel memleketimin bu ilginç insanlarına basit bir şey soruyorum: Bizi neye ikna etmeye çalıştığınızı merak ediyorum. Ne yaparsak mutlu olacaklar ya da onlar ne yapıyor, oturdukları yerden İran güzellemekten başka. Hepimiz onlar gibi sabah akşam İran İran İran diye zikir mi edeceğiz? Sürekli politik arenada İran tarafından yalnız bırakılan ya da kendisine verilen desteğe rağmen ilk dönemeçte Türkiye’yi emperyalistlerin kucağına atan İran’a destek vermesi için idarecilerimize çağrı mı yapalım? Gerek Suriye süreci ve gerekse öncesinde İran devlet aklının nasıl çalıştığını -en az bizim kadar ve hatta kesinlikle daha fazla- devlet politikalarını belirleyenlerin de bildiğini ve ona göre adımlar attıklarını düşünüyorum. Bugüne kadar defaatle tuzağa çekilmeye çalışıldığı halde Türkiye’nin henüz bu Acem tuzaklarından birine düşmemiş olması bunu gösteriyor. Tabi derinlerde bizim sandığımızdan çok daha farklı ve büyük işler dönüyor olabilir. Son olarak şunu belirtmekte fayda var: Ehli Sünnet arasında yalnız ve sadece Şii oldukları için İran aleyhtarı olanlar ancak iyi derecede ilim ehli olabilir ki, onların da sayıları azdır ve kendileri bu aleyhtarlığı maslahat gereği körüklemezler. Bizim İran aleyhtarlığımız ise, onların mezheplerinden dolayı değil işledikleri suç ve cinayetlerden dolayıdır. “Zalimlerden başkasına düşmanlığımız yoktur!” İrancılar için ev ödevi:
  1. İran’da herhangi bir minareli Sünni camisi bulunmadığını biliyor musunuz? Bunun nedeni sizce ne olabilir?
  2. Gazze soykırımı sürecinde sürekli Türkiye’yi Azerbaycan petrolünü kesmeye çağırırken neden hiç aklınıza Hürmüz boğazı gelmemişti.
  3. İran’ın ne Gazze için ne de Hizbullah gibi kendisine göbekten bağlı bir şebeke yok edilirken değil de, neden sadece kendi ülkesine ve liderlerine saldırı olduğunda savaş açtığını merak etmiyor musunuz?
  4. Tarihimiz boyunca Şia’nın Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı’ya neler yaptığını ve sonuçlarını biliyor musunuz?

İran: Zalimlerden başkasına düşmanlığımız yoktur! yazısı ilk önce Ufuk Media üzerinde ortaya çıktı.

Makalenin tamamını oku