İNSANOĞLU

2 saat önce 9

 

İnsanoğlu, bu dünyanın gelmiş geçmiş düşünebilen en büyük CANAVARIDIR!

Değerli okurlar, bugünkü yazımda insanlığın önceki dönemlerde görmediği kural tanımaz bir caniliği, bir eşkıyalığı kaleme almaya çalışacağım.

Tabii ki bugünkü yazıya 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nü en içten dileklerimle kutlayarak başlamak isterim.

Hollanda’nın konfor alanında bizler eften püften haberler yazıp çizerken, dünyanın başka yerlerinde insanlar cehennemi yaşıyor.

Bu canavarların Gazze’deki, Ukrayna’daki, Lübnan’daki, Yemen’deki, dünyanın diğer yerlerindeki eşkıyalıkları yanı sıra en son olarak İran’daki vahşet ve kural tanımazlık karşısında, “canavar” kelimesi bile bazen hafif kalıyor.

Sebebi ne olursa olsun, dünyayı cehenneme çeviren insan kılığındaki bu canavarlar, tıpkı “Kurt kuzuyu yemeyi kafaya koymuşsa, ‘suyu bulandırdın’ der” misali, hiçbir insani ve evrensel değeri tanımadan zulümlerini sürdürüyorlar.

Şahsen İran mollalarının rejiminde, demokratik olmadığı için haz alan biri değilim. İran halkına çektirdikleri, kadınlara uyguladıkları baskılar ve o kadar yeraltı zenginliğini üç beş mollaya ve yandaşlarına aktarılıp halkı fakirlik ve sefalete mahkûm etmeleri sebebiyle onları ve onlar gibi düşünen yönetimleri sevmiyorum.

Sevmem de. Ancak iki canavarın eşkıyalıklarının bir ülkeyi hunharca hedef almasına, o ülkenin sevimli sevimli resmî liderlerini öldürmesine, bu ve buna benzer şekilde Irak’ı, Libya’yı, Suriye’yi yediklerini ve şimdi de İran’ı “suyu bulandırıyorsunuz” diyerek yemek istemelerine vicdanım müsaade etmez.

Hele ki masumlar ölüyorsa… Evrensel değerlere ve hukuka inanan biri olarak buna sessiz kalamam, siz de etkiniz alanında tepkinizi koyun, sessiz kalmayın. Hoş, vicdanım da hiç rahat bırakmaz beni.

Dünyada, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb uluslararası hukukun yok sayıldığını, askeri çözüm yerine diplomatik yolların seçilmesi gerektiğini söylüyor.

Bir de benim çok saygı ve sevgi duyduğum “insan” İspanyol başbakanı Pedro Sánchez dışında tepki veren, karşı koyan yok.

Savaşın başlamasıyla bir haftada insan kaybı: İran’da 1.200 insan canını kaybetti. En büyük acı ise 165 tane 7-12 yaş arası çocuğun katledilmesine sessiz kalınması.

Başbakan Pedro Sánchez, Gazze’deki o insani onur duruşunu bu vahşet karşısında da sergiledi ve Trump’a şöyle seslendi.

“Dünya ve insanlık için kötü olan, evrensel değerlerimize aykırı bir şeye ortak olmayacağız.

Bu ülke söylemleri ve eylemleriyle ahlaki gücüne tam güveniyoruz.”

Bu yazıyı kaleme alırken, İran-İsrail-ABD savaşının 8. günündeydi. Karşılıklı saldırılar ve onca sivil masumun ölümü hepimizi üzüyor. Dünyanın pasif göstermelik kınamaları,

saldırgan canileri evrensel değerleri ve insan haklarını savunduğunu iddia eden ülkelerin birer ikişer onları haklı bularak onlara savaş gemileriyle uçaklarıyla destek vermeleri ise ayrı bir hayal kırıklığı.

Asırlardır aynı düşünceye sahip bu ülkelerin, sömürgeci zihniyetleriyle insanlığa, kendi çıkarları için yapmayacakları kötülük yoktur. Yani bu liderlerin özünde bu değerlerin hiçbir kıymeti yok. Tek umudum, dünyada vicdan sahibi milyonlarca halk bu tür yöneticilere itiraz etmesi ve karşı koymaları. Üç gün evvel İspanya’da on binler protesto etmek için sokaklara döküldü. ABD iki subayı İsrail için ölmek istemiyorum diye haykırarak itiraz ettiler.

Tabii bizleri yakından ilgilendiren iki ülke var. Biri yurdumuz Hollanda, diğeri anavatanımız Türkiye. Ben de bu yazıda, bu iki ülkenin İran Savaşı’na bakışını kaleme almaya çalıştım.

Maalesef Ortadoğu yeniden alevler içinde. İran Savaşı, sadece bölge ülkelerini değil, Avrupa’dan Körfeze kadar geniş bir coğrafyada diplomatik dengeleri altüst etmiş durumda. Çıkar ve korkular, ülkeleri ister istemez taraf olmaya zorluyor. Peki bu karmaşada bizim iki canımız, iki ülkemiz nasıl bir pozisyon alıyor? Biri NATO’nun istikrarlı limanı, diğeri bölgenin güçlü ve kadim oyuncusu… İki ülkenin tutumu, hem coğrafi konumlarının hem de siyasi önceliklerinin bir yansıması adeta.

Çiçeği burnunda, Başbakan Rob Jetten, binlerce kilometre ötede patlayan bombaların yankısını diplomatik koridorlarda hissetmeye çalışıyor. Bana göre Hollanda’nın tutumu, temkinli bir “endişeli seyirci” profili çiziyor. Jetten’in X platformu üzerinden yaptığı açıklamalar ve medyaya verdiği demeçler, de öncelikleri açıkça gösteriyor: “Şiddetli bir tırmanışa tanıklık ediyoruz ve bunun daha da kontrolden çıkmamasını umuyoruz.” Bu sözler, bir yangının kenarında durup “Alevler bize sıçramasın” diyen temkinli ama dünyayı barışı için tedirgin birinin görüntüsünü çiziyor.

Dışişleri Bakanı Tom Berendsen ise bu temkinli duruşu daha da belirginleştiriyor. Bakan, Hollanda’nın bölgedeki büyükelçiliklerle sıkı temas halinde olduğunu vurgularken, temel hedefin “bölgede istikrarın sağlanması” olduğunu söylüyor. Ancak asıl dikkat çekici çıkış, İran’ın Katar topraklarına yönelik füze saldırısı sonrası geliyor. Berendsen, bu saldırıyı “Katar’ın egemenliğinin, uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık bir ihlali” olarak nitelendiriyor (Kendisi bir CDA’lı olarak İran’ı yok sayan bir politika anlayışına sahip, bunu da anlayabiliyorum). Ancak İranlı sivillerin de öldüğünü görmemesi veya bunu dile getirmemesi, işte onu anlamakta zorlanıyorum.

Hollanda, bu açıklamayla müttefiki Katar’ın yanında durduğunu gösterdi. Hükümet bir taraftan çatışmanın tarafı olmaktan kaçınırken, diğer taraftan ABD ve İsrail’in İran’a saldırısını uluslararası hukuk ve müttefiklik ilişkileri çerçevesinde haklı bularak net bir duruş sergileme çabası içinde. Ve Amerika’nın istediği doğrultusunda Hükümet Fransa, İngiltere, Yunanistan gibi Ortadoğu denizlerine savaş gemilerini göndermeye hazırlanıyorlar. NATO Genel Sekreteri ve eski başbakanımız Mark Rutte ise tamamen oturduğu koltuğun hakkını vererek, hamisi ABD’yi her koşulda haklı görüp NATO’nun tamamen saldırganların yanında olduğunu söylüyor.

Gelelim anavatanımız Türkiye’ye. Anavatanımız bu yangının tam ortasında, hem coğrafi hem de siyasi olarak ateş hattında yer alıyor. Anavatanımızın tutumu, bu nedenle çok daha karmaşık, çok daha gerçekçi ve hayatta kalma mücadelesi veren

bir ülkenin reflekslerini taşıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da katıldığı bir iftar programında yaptığı açıklamada, iki tarafı da eleştiren dengeli bir söylem içindeydi. Bir yandan İran’ın egemenliğini ihlal eden ABD-İsrail saldırılarını kınarken, diğer yandan İran’ın Körfez ülkelerine yönelik füze saldırılarını “kabul edilemez” bulduğunu ifade etti. “Sağduyu ve aklıselim hakim olmazsa, diplomasiye alan açılmazsa bölgemiz bir ateş çemberine sürüklenme riskiyle karşı karşıya” sözleri, Türkiye’nin en büyük kabusunun bir bölgesel savaş olduğunu gösteriyor.

Haklı olarak Türkiye, bu ateş çemberinin tam ortasında kalmaktan ölesiye korkuyor. Bu vahşete İsrail ve ABD, savaşa katmak için ellerinden geleni yapıyor. Suriye hava sahasında vurulan bir füzenin parçaları Hatay Dörtyol’a düşüyor. Diğer tarafta bizim için önemli olan Azerbaycan’ın Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’ne füze düşmesi, bizi bu vahşete ortak etmek için uğraşıyorlar.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise bu korkuyu eyleme dönüştüren isim oldu. Kriz yönetiminde kilit bir rol oynayan Fidan, çatışmanın hemen ardından tüm taraflarla yoğun bir telefon diplomasisi trafiği başlattı. Fidan’ın açıklamaları, Türkiye’nin stratejik endişelerini gözler önüne seriyor. En olumsuz senaryo olarak “çatışmanın tırmanarak tüm bölgeyi içine çeken bir istikrarsızlığa dönüşmesini” işaret eden Bakan Fidan, İran’ın stratejisini ise son derece sert bir dille eleştirdi: “İran’ın hiçbir ayrım yapmadan bütün buraları (Körfez ülkeleri) bombalaması inanılmaz derecede yanlış bir strateji.” Bu sözler, Tahran’ın eylemlerinin bölgesel bir yangını körüklediğini ve Türkiye’nin müttefiklerini (Katar, Suudi Arabistan) hedef aldığı endişesini yansıtıyor. Fidan’ın savaşın süresine ilişkin “en erken İran’ın askeri kabiliyetlerinin etkisiz hale getirilmesiyle, en geç ise İran’da bir rejim değişikliğiyle sona erebileceği” yönündeki analizi ise Ankara’nın olası tüm senaryoları masaya yatırdığının bir işareti.

Bu karmaşada iktidar kadar muhalefetin Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Özgür Özel, hükümetin dengeli tutumuna ideolojik bir perspektiften bakıyor. İran yönetimini ve özellikle kadın hakları konusundaki politikalarını eleştirirken, olası bir değişimin dış müdahaleyle değil, İran halkının kendi iradesiyle gerçekleşmesi gerektiğinin altını çizdi. “İranlı kadınları kurtarmak ne Trump’a ne de eli kanlı Netanyahu’ya düşmüştür” sözleri, hem Türkiye’nin iç siyasetindeki hassasiyetleri hem de Ortadoğu’da dış müdahalelere karşı duyulan derin güvensizliği özetler nitelikte.

Sonuç olarak, Hollanda ve Türkiye’nin İran Savaşı’na bakışı, iki farklı dünyanın penceresinden aynı manzaraya bakmak gibi. Hollanda, uluslararası hukuk ve istikrar vurgusuyla yangının kıyısında dururken, Türkiye alevlerin ortasında hem kendini korumanın hem de yangını söndürmenin yollarını arıyor. İki ülkenin ortak noktası ise savaşın bir an önce durması ve diplomasinin kazanması yönündeki umutları.

Ancak bu umut, bölgenin acı gerçekleri karşısında ne kadar dayanacak, zaman gösterecek.

Sağlıkla, huzurla ve bilhassa savaşlardan uzak bir dünyada kalın.

The post İNSANOĞLU first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku