Tüm zorluklara rağmen pes etmeyen, arkalarında 65 yıllık gurur dolu, tarih dolu, sağlam bir iz bırakan Hollanda Türk Toplumu’ na …..
Göç, çoğu zaman istatistiklerle, anlaşmalarla, iş gücü ihtiyacıyla anlatılır. Günümüzde savaşlar, ekonomik sıkıntılar ve emperyalist güçlerin sömürdüğü ülkeler de ki sosyal çalkantılar, terör ve anti demokratik uygulamalarla insanlar yaşadıkları ülkleri terk ederek göç etmek zorunda bırakılıyorlar. Oysa gerçek göç, sınırlar geçildiğinde değil; insanın kendi iç dünyasında başladığında anlaşılır. Çünkü her göçmen, ardından bıraktığı topraklarından ve evinden çok daha fazlasını taşır; suskunlukları, korkuları, öğretişmiş kabulleri ve devredilmiş travmaları…Yüzleşilmeyen bu yükleri HEYBE’sinde taşır, bireyin değil, kuşakların kaderine dönüşür.
Sözlükte HEYBE; kıldan, pamuk ipliğinden ya da yünden dokunmuş, birbirine kendinden bir parça ile bitişik iki gözlü bir torba olarak tanımlanır. Binek hayvanlarının eyerine asılır ya da omuza alınır; içine yol azığı, eşya, hatıra konur. Bir zamanlar yolculukların vazgeçilmez yoldaşıydı.Göç eden insanlar yalnızca bedenlerini değil; geçmişten süzülüp gelen imgeleri, korkuları ve arzuları da yanında taşır.
1964 yılında Türkiye ile Hollanda arasında ( Ankara Antlaşması ) iş güçü antlaşmasının imzalanması ile “gurbet” denilen o uzun Avrupa yolculuğuna çıkan birinci kuşak insanlarımız da yaşadıkları toprakları terk ederken, sırtlarında hep bu görünmez HEYBELERİ taşıdılar. İçinde yalnızca eşya değil; memleket, hatıra, özlem ve umut vardı..
Bugünlerde geride bıraktığımız yaklaşık altmış beş yılın ardından, Hollanda topraklarında yaşayan yarım milyona yakın Türk kökenli insan var. Bu tablo, bireysel hikayelerin ötesinde, kuşaklar boyunca aktarılan bir kolektif belek meselesidir. Bu topraklara ilk ayak basanların bir çoğu yaşama veda etti. Hayatta kalanın önemli bir kısmı ise yaşlılığın yalnızlığıyla, çalışırken kazanılan engellikleri ya da kaybedilen eşlerin anılarıyla baş başa yaşamlarını sürdürüyor.
Kimi bir huzurevinde, kimi kendi evinde; çocukları ile birikte ya da yalnızlığın burukluğunda..Y Yorgun bedenini dahi taşımakta zorlanan, çaresizliğin sessizliğine gömülmüş insanlara rastlamak mümkün. Bu yaşamın acımasızlığı mı?, yoksa yalnızlığın kaçınılmazlığı mı? Kim bilir… Belki bir gün biz de aynı girdabin içinde bulacağız kendimizi.
Eşler, dostlar, arkadaşlar, komşular, akrabalar birer birer yaşama veda ederken; geride kalanlar, yolları gözler. Bir kapı çalınır mı, biri hal hatır sorar mı diye.. Günümüzün acımasız iş temposu ve sosyal yaşamın koşturmacası çoğr zaman buna engeldir. Çocuklar vardır elbette; ama onlarda yaşamın girdabında savrulmuşlardır. Ziyaretler hafta sonlarına, bayramlara sıkışır..
Hayattan kopanlar ise … Kimi Anadolu’nun bir köy mezarlığında yatmaktadır. Sozsuza yolculukları orada sürer. Çoğunun başında bir Fatiha okuyacak ziyaretçisi bile yoktur. Çocukları, torunları, eşleri çok uzaktadır. Şanslı olup Hollanda topraklarında sozsuz yolculuklarında olanlardır.. Onların yakınları yanlarındadır ..İşte 65 yıl önce Anadolu topraklarından başlayan göç hikayesinin acı sonu budur.
Zordur göçmenlik.!
Göçmenliği yaşayan bilir. Altmış beş yıl önce bu topraklara gelenler önce “ misafır işçi “ oldular, sonra “ yabancı misafır “ . Bugün ise bambaşka tanımlarla anılıyorlar. Açık ya da örtülü biçimde, artık istenmedikleri hissettiriliyor.
Oysa ne kadar istenmezsek istenmeyelim, bu toprakları en az Hollandalılar kadar sevdik; Hollandalılarla b irlikte yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Geri kalan tartışmalar çoğu zaman bizleri ilgilendirmedi. Zaten hep böyle olmadı mı? Kendi başımızın çaresine bakmayı en iyi biz öğrenmedik mi?
Göç, birinci neslimizin gelişiyle başladı ve yaklaşık altmış beş yıldır sürüyor, belli ki daha da sürmeye devam edecek.
HEYBE’leri doluydu. HEYBE’lerinde aileleri vardı, ilk aşkları, çocuklukları, gençlikleri…HEYBE’leri çok ağırdı….Yaşanmışlıklar, özlemler, hüzünler…. Örfler, adetler,gelenekler, inançlar; yedikleri, içtikleri… Hepsini HEYBELER’inde aşıdılar. Ta ki, uçakların kargo bölümünde, yaşadıkları topraklardan doğdukları topraklara son yolculuğa çıkana kadar.
Şanslı olanlar, ailelerini bulundukları topraklara taşıyabilenlerdi. Ya yalnızlığın HEYBE’siyle birlikte yaşayanlar. … On ların da bir kısmı, son yıllarını doğdukları topraklarda geçirebildi… Çoğu kısa yaşadı ama en azından yıllarca hasretini çektikleri topraklarda yaşama veda ettiler.
HEYBE’leri hep dolu olduğu için, çevrelerinde olup biteni göremediler. Zihinlerinde yaşnızca çalışmak, para biriktirmek ve memlekette ev, arsa almak vardı.
Heybeleri hep dolu olduğu için, çevrelerinde olup biteni çoğu zaman göremediler. Zihinlerinde yalnızca çalışmak, para biriktirmek ve memlekette ev, arsa almak vardı.
HEYBE’lerinin içinde bozulmadan duran o saf, temiz insani duyguları, karşılarındakilerin de kendileri gibi olduğunu sanarak taşıdılar. Ve çoğu zaman aldatıldılar. Bu aldatmalar memlektten gelenlerce yapılınca da çok ağır bedeller ödediler.. İnançları, ülke sevdaları sömürüldü, hem de beyinlerinin bir tarafını ülke sevdasına verdikleri kendi ülkelerinin insanlarınca..
Hep veren oldular, alan olmadılar.. Dolu HEYBE’leriyle yürüfükleri için yoruldular ve yorgunluklarını bile paylaşmayacak kadar onurlu yaşadılar.
Çalışmak için geldikleri bu topraklarda, yanlarına getirdikleri ya da burada doğan çocuklarıyla sağlıklı bir iletişim kurup kuramadıkları ise hala tartışmaya açıktır.
Çünkü aktarılmak istenenle aktarılan arasında boşluk, çoğu zaman kollaktif belleğin sessiz çatışmalarıyla doludur. Çoğunlukla bunu başaramadılar. Çocuklarını, HEYBE’lerinin iiçindedekilerle kıyaslayarak korumaya çalıştılar; korkularıyla büyüttüler. Okula birlikte gitmediler, veli toplantılarında yan yana durmadılar. Bir terasta çay kahve içip dertleşemediler. Ortak sevinçler ve ortak tasalar çoğu zaman paylaşılamadı. Yaşadıkları topraklarınfarklılığını fark edemedikçe, aile içinde çatlaklar büyüdü.
Oysa çocuklar, doğup büyüdükleri bu topraklarda, arkadaşlarıyla bambaşka düşünceler ve değerlerle iç içe yaşıyorlardı. Böylece iki ayrı dünya oluştu; dışarıda başka, evin içinde başka bir yaşam. Özgüven kazandırmak yerine, kendi korkularını çocuklarından sakınma içgüdüsüyle baskıya dönüştürdüler. Çevre baskısı ve içsel kaygılarla, kendi doğrularını çocuklarına dayattılar. İşte ipler tam da o noktada koptu.
Erken yaşta evden kopuşlar, aile korkusuyla erkenden evlendirilen çocuklar; ya da evde ki baskıdan kurtulmak için erken yaşta evden kaçıp evlenen gençler. Bir süre sonra gelen ayrılıklar….
Peki bütün yaşanan insanların bu sıkıntıları için gerek Türk makamları ve gerekse Hollanda makamları gerekli şekilde ilgilendi mi? O da bir başka yazının konusu…..
Peki, HEYBE’lerimizi boşaltabildik mi? Yüzleşilmeyen her yük, kader olarak geri dönmez mi? Çoğunlukla hayır…
Göçle taşınan HEYBELER boşaltılmadıkça; bastırılan korkular, konuşulmayan travmalar ve devredilen suskunluklar yalnız bireylerin değil, toplumların da yazgısını belirler. Bu konu aslında toplum bilimcileri tarafından geniş yelpazede ele alınıp irdelenmelidir.. Aslında sosyologlarımız tarafından da bu konuda bilimsel bir araştırma yapılmaldır..Hollanda’ da ki Türkiye Büyük Elçiliği ve Başkonsoloslarımız toplumuzu ilglendiren bu sosyal sorunu bilimsel olarak incelemek amacıyla bir çalışma grubu oluşturmalıdır diye düşünüyorum.
Bugün yaşanan dışlanma, aidiyet krizi ve kuşaklar arası kopuş yalnızca ekonomik ya da siyasal bir sorun değildir;bu \ g,rmezden gelinen bir kollektif hafızanın geri dönüşüdür. Ve bilinmelidir ki, yüzleşmeden kaçınılan her yük, bir gün daha ağır bir bedel olarak karşımıza çıkar.
Evet!
Dışlandık !
Ama hiç bir zaman tarihimizi, kültürümüzü ve dilimizi unutmadan yaşadık bu topraklarda ve yaşamaya devam ediyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz.
Bazen yükü hafifletmek, yolun kendisinden daha hayırlıdır.
Dostça selamlarımla,
Kamil Kopuz
Kkopuz53@gmail.com
The post HEYBE – GÖÇÜN SESSİZ YÜKÜ first appeared on Hollanda Haberleri.

1 hafta önce
70













Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·