Hepimiz Katiliz

2 hafta önce 9

 

Eğer bir haksızlığa itiraz etmiyorsak, istemesek de o haksızlığın bir parçası haline geliriz.

Dolayısıyla, haksızlık veya yanlış bir durum karşısında sessiz kalan herkes, o kötülüğün sessiz ortağı haline gelir.

Bu düşünce rahatsız edici gelebilir, ancak gerçeği değiştirmez.

Hz. Ali’ye atfedilen o çarpıcı söz boşuna söylenmemiştir:

“Bir köyde biri açlıktan ölüyorsa, bütün köy katildir.”

Çünkü adaletsizlik, yalnızca onu yapanların değil, ona ses çıkarmayanların da yüküdür.

Bugün yaşadığımız haksızlıkların büyük kısmı, dün sessiz kalmamızın sonucudur.

Bu sessizlik devletler arasında yaygındır. Örneğin, uluslararası hukuk artık adalet dağıtan bir mekanizma olmaktan çıkmış; kâğıt üzerinde kalan bir masala dönüşmüştür.

Kırım işgal edildiğinde dünya sustu. Doğu Türkistan’da binlerce insan toplama kamplarında yok edilirken görmezden gelindi. Esad kimyasal silah kullandığında “kırmızı çizgiler” bir anda buharlaştı. Bir milyon Azerbaycan Türkü sürgün edildi, kimse sesini yükseltmedi. Terör örgütü mensupları kırmızı halılarla karşılanırken adaletin maskesi düştü. Gazze’de yaşananlar soykırımı ise artık görmezden gelmenin değil, açık bir sağırlığın, körlüğün ve vicdansızlığın göstergesi oldu.

Bugün çok net bir gerçek var: Haklı olmak yetmiyor. Mazlum olmak korunmuyor. Uluslararası sistem, güçlü olmayanı savunmuyor. Güçsüzseniz, haklı olmanızın bir anlamı yok.

İşte tam da bu nedenle anavatanımız Türkiye güçlü olmak zorundadır. Sadece başkalarına karşı kendini savunmak için değil, var olabilmek için. Çünkü bu dünyada adalet, ancak onu koruyacak bir güç varsa yaşayabiliyor.

Bunu sağlamak için, özellikle devleti yönetenler; içeride kutuplaşmaya yol açmadan, “şucu-bucu” ayrımları yapmadan, kişisel çıkarlarını devletin ve milletin çıkarlarının önüne koymadan, vatana ve millete sahip çıkarak ulusal birliği tesis edebilirler.

Aksi takdirde, akbabalar ülkenize saldırır. Liderler ve yakınları servetleriyle bir yerlere sığınabilir, ancak vatanın ve milletin hali perişan olur.

Öte yandan, günümüz dünyasının koşullarında; aşırı ırkçı, dinci ve çıkarcı liderlerin yönettiği ülkeler, ya zayıf ya da tamamen kendi çıkarlarını düşünen yöneticiler nedeniyle demokrasi, ekonomi ve adalet mekanizmalarını yitirmekte, bu da ülkeleri kırılganlaştırmakta ve güç kaybına yol açmaktadır.

Trump ve yönetimi ise devletler arası ilişkileri bir tüccar zihniyetiyle ele almakta, çıkarlarına uymayan liderleri zaafları veya gizli işleriyle tehdit ederek istediklerini alıyor.

Ancak bu tablo, Maduro ve Esad gibi açıkça otoriter olan rejimleri tıpkı bugünlerde İran’daki molla yönetimi gibi meşru kılmaz.

Kendi halkını sistematik biçimde baskı altına alan, milyonları yoksulluğa ve açlığa mahkûm eden, demokrasiyi ve hukuku askıya alan, devleti suç ekonomileri üzerinden yöneten bu rejimler, açıkça insanlığa karşı suç işlemektedir.

Özellikle Maduro yönetimi ve benzeri liderler, ülkelerini çökertmiş; devlet aygıtını uyuşturucu ticareti ve suç örgütleriyle iç içe geçirerek onu küresel bir suç mekanizmasına dönüştürmüştür.

Bu yüzden ne küresel güçlerin çıkarcı ve ilkesiz tutumları ne de söz konusu diktatörlükler savunulabilir.

Her ikisi de adaletsizliğin farklı yüzleridir. Biri susarak, diğeri zulmederek aynı karanlığı beslemektedir.

Ve tarih şunu defalarca göstermiştir:

Adaletsizlik, en çok sessiz kalanları vurur ve onlarda bu cinayetin sesiz ortaklarıdır.

Değerli okurlarım, yukarıdaki konuyla doğrudan ilgili okuduğum bir köşe yazısını sizlerle paylaşmak isterim./

9 Ocak 2026’da okuduğum, De Correspondent’in kurucusu ve baş editörü Rob Wijnberg’in son yazısında ortaya attığı çarpıcı tezi sizlerle paylaşmak istiyorum. Wijnberg’e göre,

“Donald J. Trump, Adolf Hitler’den bu yana dünyanın karşı karşıya kaldığı en büyük tehlikedir.”

Wijnberg bu tespitte hiçbir abartı olmadığını, hatta ABD’nin askerî ve ekonomik gücü göz önüne alındığında Trump’ın tehdidinin çok daha büyük boyutlarda olduğunu savunuyor.

Yazısında Trump’ı, faşizm uzmanlarının tanımladığı şekilde “kötülüğü hayal gücü aşan yozlaşmış bir tiran” olarak nitelendiriyor.

Ona göre, benim şahsen ve dünyadaki vicdan sahibi milyonlarca insanın da gördüğü gibi, Trump yönetimi milyonları sağlık hizmetleri ve gıda yardımından mahrum bıraktı, göçmenlere yönelik insanlık dışı uygulamaları sürdürdü, paramiliter grupları sivillere karşı kışkırttı, bilgiye ve bilime savaş açtı, müttefiklere şantaj yaptı ve siyasi rakiplerini “iç terörist” olarak hedef gösterdi. Tüm bunları, neredeyse her konuda söylediği yalanlarla ve kendini kanunların üstünde gören tavrıyla pekiştirdi.

Wijnberg’in yazısında, Trump yönetiminin bu yılın başında Venezuela’yı işgali ve ardından Kolombiya, Meksika ve Grönland’a yönelik tehditleri, Hitler’in 1938’de Sudetenland’ı ilhakı ve 1939’da Polonya’yı işgaline benzetiliyor. Bu hamlelerin Trump’ı tüm dünya için doğrudan bir tehdit haline getirdiği aşikardır diyor. Şahsi kanaatim de bu yönde.

Wijnberg, Trump’ın kendi ahlakını ve aklını tek sınır olarak görmesini ya da danışmanı Stephen Miller’ın “güç kanunları” üzerine söylemlerini, faşist ideolojinin kurucularından Benito Mussolini’nin sözleriyle karşılaştırıyor.

Ona göre Trump yönetimi bir “rejim”dir ve son dönemdeki askerî tırmanış, komşu bir ülkeye savaş ilanı, diğerlerine tehditler ve bir NATO ülkesini ilhak niyeti bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Yazıda, medyanın bu durumu “normal” jeopolitik hareketlermiş gibi sunma eğilimi de sert bir dille eleştiriliyor. Onlar da bu suçun ve tiranın ortakları gibi davranıyor.

Örneğin, Venezuela işgalinin “ABD’nin uluslararası emellerine ivme kazandırması” gibi bir dil kullanmanın, 1939’da Polonya işgalini benzer şekilde sunmakla eşdeğer olduğu belirtiliyor.

Wijnberg bu tavrı “propaganda” olarak nitelendiriyor ve olan biteni rasyonelleştirmeye veya küçümsemeye çalışan herkesi körlükle suçluyor.

Sonuç olarak Wijnberg’in argümanı ve çoğumuzun hemfikir olduğu nokta nettir: Trump yönetiminin eylemleri ve söylemleri, tarihin karanlık dönemleriyle tehlikeli benzerlikler taşımakta ve dünya bu gerçeği görmezden gelme lüksüne sahip değildir.

Dolayısıyla, haksızlıkların ortağı olmak istemiyorsak, herkes kendi etki alanında itirazını yükseltmelidir.

Eğer sesimizi çıkarmazsak, dünyanın neresinde olursa olsun, katledilen her masumun katili haline geliriz.

Sağlıcakla ve barış içinde kalın

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

The post Hepimiz Katiliz first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku