Hayat Kısa  

5 gün önce 81

 

29 Mart günü bir anma programındaydım. Eğitimci, DSDF’nin kurucularından, bir dönem başkanlığını yapmış Mustafa Demircan için düzenlenmişti. Böyle günler, yalnızca bir insanı hatırlamak için yapılmaz; biraz da kendimize bakmak için bir vesiledir.

Kürsüye çıkanlar Demircan’ı anlattı. Dostluğunu, mücadelesini, inatçılığını… İyi bir eğitimci olmanın ötesinde, memlekete dert edinmiş bir insan oluşunu… Anlatılanlar tanıdık geldi. Çünkü bu topraklarda iyi insanlar hep benzer hikâyeler bırakır ardında: Az imkân, çok emek; az söz, çok iş…

O gün konuşanlardan Hünkar Ömer Ilık, sözü bir yerden aldı, bugüne getirdi. Hastalıktan, daha doğrusu hayatın son durağından söz etti. Kanserin dördüncü evresi… Tıbbın artık “yapacak bir şey yok” dediği yer… Buna rağmen insanın, makinelere, ilaçlara tutunarak birkaç gün daha kazanma çabası…

Sordu aslında: Bu mu yaşamak? Ya da bu mu veda etmek?

Modern zamanların garip bir alışkanlığı var. Ölümü hayattan kovduk, ama ölümü ortadan kaldıramadık. Hastane odalarına hapsettik. Steril, soğuk, yalnız… Oysa ölüm, hayatın içindeydi; eskiden evlerdeydi, sevdiklerin yanındaydı. Şimdi ise hayat uzadıkça, vedalar kısalıyor.

Ilık’ın söylediği basitti ama ağırdı: Sonu kaçınılmaz olan bir yolculukta, insan son durağa nasıl varacağını da düşünmeli.

Dönüş yolunda ister istemez son zamanlarda kaybettiklerimizi düşündüm. Birlikte içilemeyen kahveler… “Bir ara buluşalım” deyip ertelenen günler… Hiç anlatılamayan son hikâyeler… Hep bir acele, hep bir telaş… Sanki hayat bitmeyecekmiş gibi.

Oysa bitiyor.

Zor olan ölmek değil. Zor olan, yaşayamadan gitmek.
Zor olan, hayata veda etmek değil; hayatı erteleyerek tüketmek.

İnsanın kendine sorması gereken soru belki de şu: Neyi bekliyoruz?

Daha çok para kazanmayı mı?
Daha iyi bir zamanı mı?
Daha uygun bir günü mü?

O “uygun gün” gelmiyor. Gelmediğini de çoğu zaman çok geç fark ediyoruz.

Hayat dediğimiz şey, büyük planlardan çok küçük anlardan oluşur. Bir dost meclisi, bir kahkaha, bir akşamüstü sohbeti… Bunları “önemsiz” diye erteleyen, aslında hayatın kendisini erteler.

Sonra bir gün takvim durur.

Geriye, yapılmamış şeylerin ağırlığı kalır.

Cemal Süreya’nın iki dizesi boşuna bu kadar yer etmemiş hafızamızda:
“Hayat kısa,
Kuşlar uçuyor…”

Kuşlar uçuyor gerçekten.
Biz çoğu zaman başımızı kaldırıp bakmayı unutuyoruz.

The post Hayat Kısa   first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku