Türkiye’nin yakın tarihi, yalnızca siyasi krizlerin değil; halkıyla bütünleşen devlet adamlarının ve toplumla konuşan aydınların şüpheli ölümlerinin tarihidir.
Farklı dönemlerde, farklı ideolojik iklimlerde ama benzer yöntemlerle kaybettik onları.
Adnan Kahveci, devlet bütçesinin her kuruşunun hesabını soran, şeffaflık ve dijital denetim isteyen bir siyasetçiydi.
Yolsuzlukla mücadeleyi teknik değil ahlaki bir zorunluluk sayıyordu. Şubat 1993’te ailesiyle birlikte bir “trafik kazasında” hayatını kaybetti.
Recep Yazıcıoğlu, “Devletin kutsalı olmaz, kutsal olan insandır” diyerek bürokratik oligarşiye meydan okuyordu.
Yerinden yönetimi savunuyor, devleti halka yaklaştırmaya çalışıyordu. O da bir kazayla aramızdan ayrıldı.
Uğur Mumcu, devlet-mafya-siyaset üçgenindeki kirli ilişkileri belgeleriyle ortaya koydu. “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” diyordu. 1993’te bombalı suikastla öldürüldü.
Eşref Bitlis, terörle mücadelede sadece silahı değil, halkın gönlünü esas alan bir strateji savunuyordu. Uçağı 1993’te düştü; kamu vicdanındaki soru işaretleri hiç silinmedi.
Gaffar Okkan, Diyarbakır’da devletin sert yüzünü değil, insani yüzünü temsil etti. Halkla bağ kurdu, güvenliği korkuyla değil güvenle inşa etmeye çalıştı. 2001’de suikastla öldürüldü.
Ve aydınlar…
Hrant Dink, birlikte yaşama kültürünü savunduğu için hedef oldu.
Necip Hablemitoğlu, karanlık yapılanmaları araştırırken vuruldu.
Turan Dursun, dogmalarla hesaplaştığı için susturuldu.
Bahriye Üçok,
Muammer Aksoy,
Ahmet Taner Kışlalı…
Hepsi laiklik, hukuk devleti ve düşünce özgürlüğü üzerine konuşuyordu. Hepsi öldürüldü.
Bu isimler farklı dünya görüşlerine sahipti. Ortak noktaları ideolojik benzerlik değil; kamusal cesaretti.
Devleti halka yaklaştırdılar.
Şeffaflık istediler.
Hesap sordular.
Düşündüler ve düşündürdüler.
Ve tam da bu nedenle rahatsız ettiler.
Bir ülkede dürüstlük risk haline gelmişse,
şeffaflık tehdit sayılıyorsa,
halkla temas eden yönetici yalnızlaştırılıyorsa,
kalemi güçlü olan aydın susturuluyorsa…
Orada sorun tek tek kişiler değildir.
Sorun, gücün denetlenemeyen yapısıdır.
Suikastler yalnızca birer cinayet değildir; aynı zamanda siyasal mesajdır. Topluma verilen örtük bir uyarıdır: “Çizgiyi geçme.”
Ancak tarih şunu da gösterir: Kurşun, düşünceyi öldürmez. En fazla onu sembolleştirir. Fakat semboller adaletin yerini tutmaz.
Asıl mesele, bu kayıplardan sonra yapının değişip değişmediğidir.
Bugün hâlâ şu soruyla yüzleşmek zorundayız:
Neden halkıyla bütünleşenler ve toplumla konuşan aydınlar bu topraklarda sistem için risk sayılıyor?
Çünkü halkla temas eden güç şeffaflaşır.
Şeffaflaşan güç hesap verir.
Hesap veren güç ise çıkar ağlarını bozar.
Ve bir ülkede çıkar ağları korunuyorsa, ilk hedef her zaman halkla bütünleşenler olur.
Bir ülkede halkına yaslanan yöneticiler ve düşünen aydınlar sistematik biçimde hedef oluyorsa, sorun kişilerde değil; demokrasinin henüz kurumsallaşamamış olmasındadır.
Dostça selamlarımla
Kamil Kopuz
Kkopuz53@gmail.com
The post HALKIYLA BÜTÜNLEŞENLER NEDEN HEDEF OLUR? first appeared on Hollanda Haberleri.

12 saat önce
68












Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·