Hadi Barışalım

1 hafta önce 76

 

“Tarihle barışalım.”

İlk bakışta kulağa hoş gelen bir cümle… Fakat insan ister istemez soruyor:

Kim barışacak?

Türk milleti mi?

Bu milletin kendi tarihiyle ne zaman kavgası oldu?

 

İlkokul sıralarından üniversite amfilerine kadar geçen eğitim hayatım boyunca, bu ülkenin çocuklarına kendi tarihinden utanması gerektiğini söyleyen tek bir ders görmedim. Tam tersine; Malazgirt’i, İstanbul’un Fethi’ni, Çanakkale’yi, Sakarya’yı, Büyük Taarruz’u öğrenerek büyüdük. Tarihimiz bize yük değil, hafıza olarak anlatıldı.

 

Cumhuriyetin kurucu iradesi de bu hafızayı inkâr ederek değil, bilimsel temeller üzerine inşa ederek geleceğe taşımaya çalıştı. Devlet daha kuruluş yıllarında Türk Tarih Kurumu’nu ve Türk Dil Kurumu’nu kurdu. Bu iki kurum, yalnızca akademik çalışmalar yürütsün diye değil; milletin tarih ve kültür birikimini araştırmak, korumak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla hayata geçirildi.

 

Çünkü Cumhuriyet, köksüz bir toplum yaratmayı değil, köklerini bilen bir millet inşa etmeyi hedefliyordu.

 

Türk tarihinin en belirgin özelliği reddetmek değil, devralmaktır.

 

Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan yürüyüşümüzde karşılaştığımız medeniyetleri yok saymadık. İleri olan özellikleri aldık, kendi karakterimizle yeniden yorumladık.

 

Büyük Selçuklu İran devlet geleneğinden yararlandı. Osmanlı, Selçuklu mirasını devralırken Bizans’ın idari tecrübesini de kendi bünyesinde eritti. Cumhuriyet ise Anadolu’nun binlerce yıllık uygarlıklarını bilimsel araştırmaların konusu yaptı; Hitit’i de Sümer’i de Frig’i de bu toprakların ortak hafızasının bir parçası olarak değerlendirdi.

 

Hiçbiri geçmişi inkâr ederek değil, onu anlayarak yol aldı.

 

Bunun en güzel örneklerinden biri dilimizdir. Yüzyıllar boyunca temas ettiğimiz toplumlarla kelime alışverişi yaptık. Farsçadan, Arapçadan, Rumcadan, Fransızcadan aldık; onlara da verdik. Bu, zayıflığın değil; güçlü ve yaşayan medeniyetlerin doğal vasfıdır.

 

Aynı süreklilik kültürümüzde de görülür. Dede Korkut’tan Yunus Emre’ye, Yunus’tan Pir Sultan’a, Mehmet Âkif’ten Nâzım Hikmet’e uzanan çizgi, farklı seslerin aynı millet hafızasında yer bulabildiğini gösterir. Hiçbiri birbirini yok etmemiş, aksine birbirini tamamlayarak bugüne ulaşmıştır.

 

Biz Homeros’u da biliriz, Hektor’u da tanırız. Troya’yı yalnızca Batı’nın anlattığı biçimiyle değil, Anadolu’nun kadim hafızasının bir parçası olarak da okuruz. Çünkü yaşadığımız coğrafyanın ürettiği hiçbir değer bize bütünüyle yabancı değildir.

 

İşte tam da bu yüzden “tarihle barışalım” sözü insanı düşündürüyor.

 

Çünkü ortada Türk milletinin tarihiyle kavgalı olduğunu gösteren bir gerçeklik yoktur.

 

Varsa bir kavga, bu milletin değil; tarihi kendi ideolojik kalıplarına göre yeniden tanımlamak isteyenlerin kavgasıdır.

 

Dün “Kurtuluş Savaşı” kavramını tartışmaya açan bir anlayışın, bugün “tarihle barışalım” çağrısı yapması ister istemez bazı soruları beraberinde getiriyor.

 

Hangi tarihle barışılacak?

  1. Kiminle kavga ediliyor?

Ve daha önemlisi…

Kimle barışılmak isteniyor?

Türk milleti kendi tarihiyle zaten barışıktır.

 

Bizim tarihimiz; Orta Asya bozkırlarından Anadolu’ya, Balkanlardan Kafkaslara uzanan uzun bir yürüyüştür. Devletler değişmiştir, başkentler değişmiştir, lehçeler değişmiştir; fakat milletin hafızası kopmamıştır. Her dönem, kendinden öncekinden beslenmiş; her nesil, kendinden öncekine yeni bir halka eklemiştir.

 

Geçmişi anlamak başka şeydir; geçmişi bugünün siyasi tartışmalarına göre yeniden biçimlendirmeye çalışmak başka şeydir.

 

O yüzden soruyu bir kez daha sormakta yarar var:

Hadi Barışalım

Ama önce söyleyin:

Kim kiminle küstü?

The post Hadi Barışalım first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku