Göç, çoğu zaman bir bireyin ya da ailenin bir ülkeden başka bir ülkeye yerleşmesi üzerinden tanımlanır. Oysa psikolojik ve sosyal açıdan göç, yalnızca coğrafi bir değişiklik değildir. Yeni bir topluma uyum sağlama süreci; kişinin gündelik yaşamını, sosyal ilişkilerini, aidiyet duygusunu ve aile içindeki rollerini de yeniden şekillendirebilir.
Bu nedenle göçü yalnızca bireysel bir uyum süreci olarak ele almak yeterli değildir. Aile de bu değişimin içindedir.
Üstelik aynı ailede yaşayan bireyler bu süreci aynı biçimde ve aynı hızda deneyimlemeyebilir.
Özellikle çocuklu ailelerde bu farklılık daha görünür hâle gelebilir. Çocuklar okul, arkadaş çevresi ve günlük sosyal yaşam aracılığıyla yeni toplumun dili ve kültürüyle yoğun temas kurarken; anne-babaların yeni toplumla ilişkisi iş, dil yeterliliği, sosyal çevre ve yaşam koşullarına bağlı olarak farklı ilerleyebilir.
Psikoloji literatüründe bu süreç uzun zamandır kültürleşme kavramı üzerinden incelenmektedir. Ancak burada önemli bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir: Ebeveyn ile çocuğun yeni topluma farklı hızlarda uyum sağlaması, tek başına aile içinde bir problem olduğu anlamına gelmez.
Asıl önemli olan, ortaya çıkan farklılıkların aile ilişkileri içinde nasıl karşılandığıdır.
Çocuğun kendini ifade etme biçimi değişebilir. Arkadaşlık ilişkilerine, bağımsızlığa ya da aile içindeki karar süreçlerine ilişkin beklentileri farklılaşabilir. Anne-baba ise kendi değerlerini korumaya çalışırken, çocuğunun içinde büyüdüğü toplumun gerçeklerini de anlamaya çalışır.
Bu noktada mesele “hangi kültür daha doğru?” sorusu değildir.
Asıl mesele, aynı aile içinde farklı deneyimlerle değişen insanların birbirleriyle ilişkilerini nasıl yeniden kurduklarıdır.
Bazen aile içinde yaşanan gerilim tam da burada başlar. Anne-baba çocuğundaki değişimi kendilerinden uzaklaşma olarak yorumlayabilir; çocuk ise ebeveyninin yaklaşımını anlaşılmamak olarak yaşayabilir.
Oysa her değişim uzaklaşma değildir.
Her farklılaşma da aile bağlarının zayıfladığı anlamına gelmez.
Güncel araştırmalar da ebeveyn ile çocuk arasındaki kültürel uyum farklılıklarının sonuçlarının sanıldığı kadar doğrusal olmadığını gösteriyor. Bazı ailelerde bu farklılıklar çatışmayla ilişkili olabilirken, birçok çalışmada doğrudan bir olumsuz ilişki görülmemektedir. Dolayısıyla yalnızca “çocuk daha hızlı uyum sağladı” açıklaması, ailede yaşanan güçlükleri anlamaya yetmez.
Burada daha işlevsel bir soru vardır:
Aile, değişime ne kadar birlikte uyum sağlayabiliyor?
Çünkü göç sürecinde bazen sorun değişimin kendisinden değil, aile üyelerinin birbirlerindeki değişimi anlamlandırmakta zorlanmasından kaynaklanabilir.
Çocuğun yeni toplumun bir parçası hâline gelmesi, aileden uzaklaşması anlamına gelmek zorunda değildir. Aynı şekilde anne-babanın bazı değerlerini sürdürmek istemesi de değişime kapalı olduğu anlamına gelmez.
Sağlıklı uyum belki de bu iki uçtan birini seçmekten çok, ailenin kendi dengesini yeniden kurabilmesidir.
Bu nedenle göç sonrası aile yaşamına bakarken yalnızca “Çocuk uyum sağladı mı?”, “Anne-baba dili öğrendi mi?” ya da “Aile yeni düzene alıştı mı?” soruları yeterli olmayabilir.
Bir soru daha sormamız gerekir:
Bu değişim yaşanırken aile üyeleri birbirleriyle olan bağlarını nasıl koruyor ve yeniden düzenliyor?
Çünkü aynı çatı altında yaşamak, her zaman aynı değişimi yaşamak anlamına gelmez.
Göç bazen aile üyelerini birbirinden uzaklaştırmaz; fakat onları birbirlerini yeniden tanımaya zorlar.
Belki de göçmen aileler açısından önemli olan, herkesin aynı kalmasını sağlamak değil; değişirken birbirini kaybetmemeyi öğrenmektir.
Çünkü göç eden yalnızca insan değildir.
Aile de göç eder.
Kimya Çiftçi Dumlu
Psikoloji Yüksek Lisans Mezunu • Sosyolog • Aile Danışmanı
Çocuk Gelişimi • Aile ve Ebeveynlik Çalışmaları
The post Göç Eden Sadece İnsan Değildir; Aile de Göç Eder first appeared on Hollanda Haberleri.

1 hafta önce
102











Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·