Malumunuz, tatil dönemi ve Türkiye’deyiz. Yok yok, fiyatları yazmayacağım. O herkesin malumu zaten…
Antalya tatilim bitmek üzereyken ufak bir operasyon geçirdim. Doktor, kısa bir süre de olsa uçma hakkımı elimden aldı. Ama acilen İstanbul’a gitmem gerekiyordu.
Dört kardeşin en küçüğü Ümit’tir. Evde bütün işleri üzerine yıktığımız için hayatın hemen her alanında pratik çözümler üretmek zorunda kaldı. Bunda bizim de katkımız olduğunu bildiğimizden, abileri olarak hep gurur duymuşuzdur.
Yine pratik bir çözüm buldu.
Arabanın arka koltukları söküldü. Oraya bir yatak monte edildi.
Alın size VIP transfer aracı…
Şafak sökerken yola revan olduk.
Radyoda Neşet Ertaş’ın sesi:
Cahildim dünyanın rengine kandım…
Şehirleri yavaş yavaş geçiyoruz. Her birinde başka bir anı, başka bir hikâye var. İnsan yolculuk ederken biraz da kendi geçmişinin içinden geçiyor.
Afyon’dan geçerken dayanamadım. Vişneli ekmek kadayıfından bir parça tattım, sonra yeniden yola koyulduk.
Neşet Ertaş devam ediyor:
Hayale aldandım, boşuna yandım…
Bilecik’e geldik.
Osmanlı’nın kurulduğu topraklar…
Fakat gözümüz tarihte değil, yükselen binalarda.
Vinçler.
Şantiyeler.
Yeni siteler.
Bir tabela ilişti gözüme:
Alp İnşaat.
Bilecik’te değişen bir şey yok, dedik.
Güldük.
Yola devam ettik.
Sonra son bir haftadır istemeden izlediğim televizyon programlarını düşündüm.
Yıllardır televizyon izlemeyi bırakmış biriyim. Fakat insan hastalanınca annenin güvenli limanına sığınıyor. O limanda sana televizyonu da izletiyorlar.
Dakikalarca süren bakışmalar…
Kadını, erkeği herkes estetik kaygıların içinde. Daha güzel görünmek, daha genç kalmak, daha iyi yaşamak istiyor.
Her şeyin en iyisini istiyoruz.
En güzel ev.
En iyi araba.
En güzel beden.
En iyi yemek.
Çocuklarımızın en akıllısı, en başarılısı olması…
Sanki hayat bize yetmiyor.
Daha iyisi lazım.
Daha güzeli.
Daha fazlası.
Çağımız insanının her şeyi kendisine layık görme hali ve bunun beraberinde getirdiği kibir, beni en çok ürküten şeylerden biri.
Çünkü insan sürekli bir kıyas halinde.
Başkasının evine bakıyor, kendi evini beğenmiyor. Başkasının yüzüne bakıyor, kendi yüzünde kusur arıyor. Başkasının çocuğuna bakıyor, kendi çocuğunu yetersiz buluyor.
Kıyasın başladığı yerde huzur da bitiyor.
Çünkü kıyasın sonu yok.
Her zaman daha güzeli, daha zengini, daha genci, daha başarılısı var.
Oysa insanı insanla kıyaslamaya başladığınızda, insan insanın kusuru haline geliyor.
Bir el düşünün.
Beş parmağı var.
Serçe parmak başparmağa göre kısa. Başparmak serçe parmağa göre kalın. Orta parmak diğerlerinden uzun.
Şimdi bu parmakları birbirleriyle kıyaslayın.
Her biri diğerinin yanında kusurlu görünür.
Ama el, parmakların aynı olmasından dolayı el değildir.
Tam tersine, farklı oldukları halde birbirlerini tamamladıkları için eldir.
Anadolu’nun beslendiği o engin kültürde de böyle bir bakış var.
Her şeyi birbirine benzetmeye çalışmaz. Farklılıkları yok etmek yerine uyumu arar. Hayatı tek bir güzellik ölçüsüne sığdırmaz.
Belki de bu yüzden Anadolu’nun türkülerinde, bugün kusur diye gördüğümüz şeyler bile güzelliğin bir parçası haline gelir.
Karacaoğlan’a bakın:
Karacaoğlan der ki kendim öğeyim Taşlar alıp kara bağrım döğeyim Güzel sevme derler nasıl sevmeyim Kaşlar arasında çifte benler var.
Bugün bir estetik uzmanının değiştirmeyi önerebileceği bir ayrıntı, Karacaoğlan’ın şiirinde güzelliğin sebebidir.
Çifte ben…
Kusur diye bakılan şey, şairin gözünde sevgilinin güzelliğini tamamlar.
Belki de bizim kaybettiğimiz şey tam olarak bu bakış.
Kusuru yok etmeye çalışırken güzelliği de yok ediyoruz.
İnsanı tek bir ölçüye sokmaya çalışırken, insanı insan yapan farklılıkları unutuyoruz.
Herkes güzel olacak.
Herkes genç kalacak.
Herkes başarılı olacak.
Herkes mutlu görünecek.
Peki bütün bunlar olduktan sonra geriye ne kalacak?
Belki de biraz durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz gerçekten güzel olmak mı istiyoruz, yoksa güzel olduğumuzu başkalarına kanıtlamak mı?
Bu ikisi aynı şey değil.
İnsan kendisini sürekli başkalarının hayatına bakarak ölçtükçe, bir süre sonra kendi hayatına yabancılaşıyor.
Üstelik mesele yalnızca insanın insana bakışıyla da sınırlı değil.
Kendisini hayatın merkezine koyan insanın doğaya bakışı da değişiyor.
Kendisine her şeyi layık gören insan, bir süre sonra doğayı da kendisine sunulmuş sınırsız bir kaynak olarak görmeye başlıyor.
Daha fazlasını istiyor, daha fazlasını tüketiyor, daha fazlasına sahip olmak istiyor.
Dağı taşından, ormanı ağacından, denizi kıyısından ibaret görüyor.
Bir ağacı yalnızca kereste, toprağı yalnızca arsa, denizi yalnızca manzara sanıyor.
Oysa insan doğanın sahibi değil.
İnsan doğanın bir parçası.
Belki de dünyayı bu kadar yaşanmaz hale getiren şey, teknolojiden ya da tüketimden önce, insanın kendisini hayatın sahibi sanmaya başlamasıdır.
İnsandaki bu kibir, doğaya ve hayata karşı hoyrat bir tavra dönüşüyor.
Ve o hoyratlığın bedelini yalnızca doğa ödemiyor.
Hepimiz ödüyoruz.
Çünkü doğayı tüketirken aslında kendi hayatımızı da tüketiyoruz.
Bir ağacı yalnızca ağaç olarak değil, kendi hayatımızın bir parçası olarak görebildiğimizde; denizi yalnızca bir manzara değil, hayatın kendisi olarak gördüğümüzde belki başka türlü davranacağız.
Tıpkı elimizdeki beş parmak gibi…
Bir parmak diğerinden üstün değil.
Her biri kendi yerinde, kendi farklılığıyla bütünü tamamlıyor.
İnsan da doğayla böyle bir ilişki kurabildiğinde hayat başka türlü akıyor.
Kendini merkeze koymadığında, hayatın geri kalanına da yer açıyor.
Belki ihtiyacımız olan şey daha kusursuz bir dünya değil.
Birbirinin kusurunu taşıyabilen, birbirinin varlığına yer açabilen bir dünya.
Çünkü insan kendisini her şeyin ölçüsü sanmaya başladığında kibir büyüyor.
Kibir büyüdükçe hoyratlık başlıyor.
Hoyratlık başladığında ise yalnızca insan değil, hayatın kendisi yara alıyor.
Belki de bütün mesele, Neşet Ertaş’ın yıllar önce söylediği o türkünün sözünde saklı:
Cahildim dünyanın rengine kandım.
Bazen insanın bütün yolculuğu, dünyanın rengine kanmamayı öğrenmek için yapılıyor.
Belki biraz daha az kıyaslamaya, biraz daha az sahip olmaya, biraz daha çok anlamaya ihtiyacımız var.
Çünkü insan, kendisine her şeyin en iyisini layık gördüğü gün değil; elindekinin kıymetini bildiği, yanındakini kendisiyle kıyaslamadığı, kendi kusuruyla ve hayatın bütün kusurlarıyla barışabildiği gün güzelleşiyor.
Ve insan güzelleşince…
Hayat da güzelleşiyor.
The post DÜNYANIN RENGİ first appeared on Hollanda Haberleri.

2 saat önce
12












Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·