Bugünkü yazımı sanat ve kültür üzerine kaleme almıştım ama Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilgili yıllık raporunu okuyunca aklıma, eski Cumhurbaşkanı ve Başbakan rahmetli Süleyman Demirel’in ülkenin halini ve siyasetin ne kadar hızlı değişebileceğini anlatan şu sözü geldi.
“Bir gün uzun bir süredir.”
Bu nedenle o yazımı önümüzdeki haftalarda paylaşacağım.
Diktatörlük suçlaması ve insan onuru zedeleyici davranışlar, bir demokrat için ve evrensel değerleri her şeyin üstünde tutan bir insan için son derece acı vericidir.
Tüm bunların Türkiye’de söz konusu olması bana tarifsiz bir acı ve utanç vermektedir.
Avrupa Birliği, kendi çıkarları gereği doğrudan “diktatörlük” ifadesini kullanmamış olabilir; ancak “örtülü diktatörlük” benzetmesinde bulunması bile ne kadar acı bir durumdur.
Bunun yanı sıra, kanunların yazıldığı gibi uygulanmaması, mahkemelerin ne hukukun evrensel kurallarına ne de anavatanımızın kendi yasalarına uygun açıklamalarla izah edilebilecek kararlar vermesi gerçekten anlaşılır gibi değildir.
Vatanını ve milletini seven herkesin, siyasi görüşünden bağımsız olarak bu tablodan derin üzüntü duyması ve bu konuyu dert edinmesi gereken bir durumdur.
Haksız yere tutuklanan belediye başkanları, gerekçeleri dahi anlaşılamayan şekilde, delilsiz ve gizli tanık ifadeleriyle yargılanmaktadır.
Yargı henüz son sözünü söylemeden cezaevinde yatan onlarca insan, adaletin en temel ilkesi olan “masumiyet karinesi” kavramının unutulduğunu göstermektedir.
Muhalefetteki tüm belediyeler suçlu muamelesi görmekte; kendi belediyelerindeki görmezden gelen ve rakiplerine var olma hakki vermeyen bir iktidar anlayışı hâkim görünüyor.
Tutuklu olan kişilerin suçları sabit olsa dahi, orantısız cezalarla gazeteciler, belediye çalışanları ve başkanlar ailelerinden uzak cezaevlerine gönderilerek adeta ekstra cezalandırılmaktadır.
Tüm bu süreçte sabah operasyonlarının sadece muhalif kesimlere yönelik yapılması, Avrupa Parlamentosu’nun bu kararı almasına zemin hazırlamıştır.
Beni en çok üzen konulardan biri ise, hiçbir insan onuruna yakışmayacak bir şekilde, bir kadının onurunun haysiyetin zedelenmesidir.
Sorgu sırasında soyundurularak aranması ve çocuklarıyla tehdit edilmesi kabul edilemez bir durumdur.
Bu tür uygulamalar ancak diktatörlüklerin yönettiği ülkelerde görülür dercesin Avrupa Birliği’nin bu söylemleri siyasi amaçlı da olsa bu karar beni derinden üzecektir.
Alınan bu karar ve gelecekte milyonlarca Türkün eşit şartlarda Avrupa hayalinin suya düşmesi, milyonlarca gencimizin bir şekilde Avrupa’ya gitmek için yollara düşeceğini düşündürmek bile ne kadar üzücüdür.
Gençler ülkesinde gelecek görememekte, şirketler birer ikişer başka ülkelere taşınmaktadır.
Kendi şirketimden biliyorum; her hafta sayısız Türk iş insanından “Hollanda’da nasıl iş yeri kurabiliriz?” sorusu gelmektedir.
Bu durum çok acıdır.
O iş insanlarına “Neden güzel memleketinizden ayrılmak istiyorsunuz?” diye sorduğumda aldığım cevap hep aynı. “Ne malımız ne mülkümüz güvence altında.
Kayyum atanan şirketler, hayat pahalılığı, konkordato ilan eden ve iflasa sürüklenen şirketler…
Tüm bunları üst üste koyunca burada durulmaz.
Yarın ne olacağı belli değil; malına el koyarlar, sesini çıkarsan hapse girersin.” diyorlar.
Ne acıdır ki, aşağıda anlatacağım olayı asla kabul edemiyorum.
Bir kadının onuru, bir insanın onuru bu şekilde zedelenemez.
Kişi suçlu bile olsa bu yapılmamalıdır; kaldı ki bu kişinin suçu bile belli değildir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) davasında tutuklu yargılanan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in mahkemede gözaltı sürecinde yaşadıklarını anlatması büyük bir skandal olarak gündeme gelmiştir.
Olayın detaylarını okudukça “Bu kadar da olamaz” diyorum, “olmamalı” diyorum ama maalesef her gün daha kötüsü farklı şekillerde yaşanıyor.
Fatoş Hanım, mahkemedeki ifadesinde gözyaşları içinde şunları anlatmış.
Gözaltına alındığı İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde bir kadın polis tarafından kamerasız bir odada çırılçıplak soyularak arandığını ve aşağılandığını iddia etmiş.
Ayrıca duruşmada savcının kendisini çocuklarının velayetiyle ve Sosyal Hizmetler ile tehdit ederek itirafçı olmaya zorladığını öne sürmüş.
Ve beni hukuk eğitimi almış bir Türk vatandaşı olarak üç bin kilometre uzaktan o kadar utandırdı ki…
Fatoş hanim mahkemede hakimin gözüne bakarak “Utanan varsa çıkabilir, ben utanmıyorum.
Yapan utansın” diyerek savunmasını bitirmesi, herkesin yüzünü kızartacak nitelikteymiş.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü bu iddiaları reddetse de, İçişleri Bakanlığı tarafından iddiaların araştırılması amacıyla mülkiye ve polis müfettişlerinin görevlendirilerek soruşturma başlatılması, bu olayın ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir.
Herkes bu olayı, muhalif veya iktidar yanlısı ayrımı yapmaksızın, bir insanlık ayıbı olarak görmeli ve utanmalıdır.
Elbette kadın hakları ve hukuk örgütlerinin olaya sert tepki göstermesi, ülkemizde hâlâ hukukun evrensel kurallarının savunulduğunu ve çıplak aramanın bir insan hakkı ihlali olduğunun vurgulanması, herkes için değerli ve umut vericidir.
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye hakkındaki yıllık raporunda doğrudan “diktatörlük” ifadesi geçmemekle birlikte, raporda Türkiye’deki demokratik gerileme sert bir dille eleştirilmiş ve bu durumu tanımlamak için “örtülü diktatörlük” (covert dictatorship) benzetmesi yapılmıştır.
Bu bile yüz yılık demokrasi deneyimli ülkemiz için çok acıdır.
Bu rapor, Türkiye’nin AB katılım sürecinin mevcut koşullarda yeniden başlatılamayacağını belirtirken, hukukun üstünlüğü, temel haklar ve muhalefete yönelik baskılar konusunda ciddi endişeler dile getirmiştir.
Ayrıca raporda, belediye başkanlarının görevden alınması ve tutuklanmaları özellikle eleştirilmiş; bazı Türk yetkililere yönelik yaptırım seçeneklerinin değerlendirilmesi çağrısı yapılmıştır.
Rapor 381 evet, 107 hayır ve 171 çekimser oyla kabul edilmiştir.
Bu oylamada Hollandalı parlamenter tanıdığımla konuştum.
O da, Hollandalı hem sol hem de sağcı parlamenterlerin hepsinin Türkiye’deki demokratik gerileme konusunda ciddi endişeleri olduğunu; kendisinin de bu oylamada ‘evet’ oy verenlerden olmasından ve aramızdaki hukuktan dolayı sayısız örnekle kararını anlattı.
Türkiye ile ticaret ve göç gibi konularda işbirliğinin önemini vurguluyorlar ama ‘Sizinle iş yaparız, göç sorunumuzu çözelim; ancak tam üyelik 67 yıllık Avrupa Birliği maceramız başka bahara kalır’ diyerek, tam üyeliğin şu an için mümkün olmadığını belirtiyorlar.
Ancak dikkat çekici bir çelişki olarak, tüm bu ağır eleştirilere rağmen Türkiye’nin NATO müttefikliği, göç yönetimi ve enerji gibi konularda ‘stratejik ortak’ olarak görülmeye devam edilmesi, şahsi düşünceme göre raporun en tartışmalı, en ironik ve en saçma/haksız tarafı gibi geliyor.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı ise raporu sert dille reddetmiş ve suçlamaları asılsız bulmuş.
Ancak bu raporlardaki suçlamaları ve tespit edilen konuları ortadan kaldırmak reddetme metni için bir öz eleştiri yapılması da metne eklenebilseydi, çok daha etkili ve yapıcı bir cevap olurdu.
Sonuç olarak, Avrupa Parlamentosu’nun bu raporu Türkiye’yi doğrudan diktatörlükle suçlamasa da, mevcut durumu bu yönde bir eğilim olarak değerlendirmiş, katılım sürecinin önünü kapatmış ve insan hakları ihlalleriyle hukuk devleti zafiyetlerine dikkat çekerek milyonlarca Türk gencinin eşit şartlarda Avrupa Birliği vatandaşlığı hayallerini suya düşürmüştür.
Bu durum, Avrupa ülkelerinin Türkiye’deki konsolosluklarında vize için kuyrukların uzamasına ve randevu almak için verilen meşakkatli çabaların artarak devam etmesine yol açacaktır.
Bir Türk vatandaşı olarak hâlâ utandığım Fatoş Pınar Türker vakası ve benzeri olayların yaşanması, Avrupa Parlamentosu yetkililerinin endişelerinin ne yazık ki yersiz olmadığını göstermektedir.
Avrupa Parlamentosu’ndaki arkadaşıma, verdiğiniz karar içinde biraz çıkarınız olan göç, ticari ve Avrupa’nın güvenliği konularda işbirliği yapacağız demenizin iki yüzlülük değil mi sorduğumda, ‘Mustafa, ben AP de Hollanda adına onun çıkarları doğrultusunda hareket ediyorum.
Sen de Türk olmanın yanı sıra Hollandalısın.
Sen orada olsan, Türkiye’deki olayları, kötüye giden demokrasiyi insan hakları ve sayısız veriyi görsen, sen de evet derdin’ deyince, evet objektif ve demokratik olmak lazım demede dışında bir şey diyemedim ):
Onların endişelerini artıran bu olaylar ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına uygulanmaması, raporlardaki eleştirileri haklı çıkarmaktadır.
Bu tablo karşısında, ülkesinin geleceğine inanan, adalete ve insan onuruna gönülden bağlı herkesin endişelenmesi ve bu gidişata karşı samimi bir şekilde, hukuk çerçevesinde ve kanunların verdiği sınırlar dahilinde karşı durması gerektiğine inanıyorum.
Sağlıklı kalın, bilhassa insan kalın.
Mustafa Özcan
mozcanraad@gmail.com
The post Diktatörlük first appeared on Hollanda Haberleri.

2 saat önce
17












Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·