Bugünkü yazımı, çok sevdiğim, yüreği güzel bir kızımızla yaptığımız bir yazışma sebebiyle kaleme aldım.
Konu, biz Müslümanlar için oldukça hassas ve her türlü tartışmaya yol açacak türden.
Üstelik üç gün sonra başlayacağımız mübarek Ramazan’ın arefesinde olmamız sebebiyle, bu yazıma kızan da olacak, hak veren de. Benim gibi hem laik Cumhuriyet’e bağlı bir sosyal demokrat hem de inançlı biri için önemli olan, doğru yerde durmak ve doğruları, kızan da olsa söylemektir.
Şimdiden benim gibi oruç tutacak olanlara Allah oruçlarını kolay ve kabul eylesin.
Hayırlı Ramazanlar diliyorum.
Bir ikazla yazıma başlıyorum: Lütfen değerli STK’lar, iftar yemeği verecek kurum ve kuruluşlar; şatafattan ve gösterişten uzak dursun ki Ramazan’ın feyzinin hem ruhanî hem de bedensel bir arınma olduğu unutulmasın.
“Oku!”
Bu emir, İslam’ın doğduğu andaki ilk ve en güçlü çağrısıdır. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) inen ilk vahyin “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” diye başlaması tesadüf değildir. Bu; bilgiyi, aklı, öğrenmeyi ve anlamayı dinin kalbine yerleştiren bir manifestodur.
Peki ya biz, bu çağrıyı duymak yerine onu yalnızca Arapça seslerin ezberine hapsedip, anlamını bilmeden okumanın sevabına inandırıldıysak?
Yukarıda bahsettiğim, Avrupa’da okumuş, dindar, son derece sevdiğim ve saygı duyduğum kızımızla sohbetimi paylaşmak istiyorum.
Kızımız, birinin sosyal medyada Atatürk ve Hz. Peygamber kıyaslamasına içerlemiş. Ancak her ikisinin de kendi dönemlerine göre devrimci olduğunu kavramadan, fani olan iki liderimizi biri dinî önderimiz, diğeri vatanımızı kurtarıp bize bu vatanı armağan eden liderimiz kıyaslayarak büyük bir saygısızlık ettiğini düşündüğünden, sosyal medya hesabından eleştirmiş.
Kendisiyle yazıştık ve söz döndü dolaştı, “Abi, Osmanlıca (Arapça-Farsça) alfabesinden bir gecede (Latin) alfabesine geçirdiler” dedi. Ve böylece, bazılarına göre bir asırdır kapanmayan bir yara olan Türkiye’nin geçmişine geldik.
İçi acıyla doldu ve şunları söyledi: “Abi, bir günde bizi cahil bıraktılar. Dilimizi değiştirdiler, alfabemizi elimizden aldılar. Şimdi Kur’an-ı Kerim’imizi mevcut alfabeyle okuyamıyoruz.” Çarşafımızı şalvarımızı yasakladılar ve hala ediyorlar.
Onun bu sözü, sadece bir tarih yorumu değil, Avrupa diasporasında yetiştirdiğimiz nesilden nesile aktarılan derin bir kolektif travmanın ve bilgi yoksunluğunun dışavurumuydu. Ona göre Cumhuriyet, dolayısıyla Atatürk ve arkadaşları, halkı bilerek ve isteyerek cehalete mahkûm etmişti. Bu yüzden Türklerin bir bölümü Atatürk’e ve Cumhuriyet’e düşmandı. Bu inanç, onun kimliğinin ve dinî duruşunun da temelini oluşturuyordu: Kaybedilmiş hayali bir altın çağa duyulan özlem ve bu kaybın sorumlusu olarak görülen modernleşme hareketleriydi.
İşte tam da burada, “okumak”, “öğrenmek” ve “ikra”nın ne kadar hayati olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.
Anlamadan Okumak: “İkra”nın İçinin Boşaltılması
İşte bu “cahil bırakıldık” algısının en acı sonuçlarından biri, tam da o “İkra” emrinin, anlaşılmadan ve hurafelere inanılarak içinin boşaltılmasında görülüyor. Kur’an defalarca “düşünmez misiniz?”, “akletmez misiniz?” diye seslenirken, dinî bilgiyi tekeline alan bazı çevreler, uydurma rivayetler ve hurafeleri din diye anlattı.
Dindarlar da dinin tartışılamaz olduğu yanılgısıyla yani “oku” emrine aykırı davranarak işin kolayı olan sorgusuz biat etme, risksiz ve sualsiz inanma yolunu seçtiler. Ayetlerin açık, anlaşılır bir kılavuz olduğu vurgulanırken, maalesef toplumda anlamaya kapalı bir körlük ve sağırlık ortaya çıktı.
Türkiye’den getirdiğimiz ve Avrupa’da pekiştirdiğimiz bazı dinî geleneklerde, Kur’an salt Arapça hafızların tilavetinden ibaret bir nesneye dönüştü. Anlamak, sorgulamak, üzerinde düşünmek değil; sadece doğru telaffuzla okuyup hatmetmek ön plana çıktı.
Bu, korkunç bir paradoks değil mi? “Oku!” emri verilen kitap, anadilde anlaşılmadan okunmak için bir araç hâline geliyor. Sanki, haşa, Allah yalnızca Arapların Allah’ı, peygamber yalnızca Arapların peygamberi ve Arapça dünyadaki tek kutsal dilmiş gibi.
Oysa “Allah tüm canlıları, bu âlemi yarattı” diyorsak, bu; Çin’deki soydaşlarımız Uygurların da, Norveç’teki gurbetçi Müslümanlarımızın da, biz Hollanda’daki Müslümanların da, Kanada’da, Amerika’da ya da kutuplarda yaşayan dinimize inanan insanların da ve dolayısıyla tüm insanların Rabbidir. Bizi O yarattı ve hepimizin dilini şüphesiz bilir. Başka türlü biz inananlarin düşünmek mümkün mü?
Dolayısıyla Kur’an, Arap Yarımadası’na indi, peygamber de o sapkın çağda Araplara nasihat verdi diye, sadece Arapçaya mı hapsolmalı? Asıl amaç, bizim başka dillerde de anlayabileceğimiz bu kılavuz kitabı, hangi dili biliyorsak onunla okuyup Allah’ın emirlerine uymamızı sağlamak olmalıdır.
Yanlış anlaşılmasın, ben dil öğrenmeye karşı biri değilim. Bu yaşımda hâlâ dördüncü yabancı dili öğrenmek için kursa giden biriyim. Arapça da önemlidir, ama şart olmamalı. Dikkat etmemiz gereken asıl mesele şudur: Dinî bilgi, din adamlarının tekelinde, kulaktan dolma, yarı efsanevî hikâyeler ve katı ritüeller üzerinden aktarılırken “ikra”, kendini ve evreni okumak, Allah’ın ayetlerini (hem vahyî hem kevnî) anlamak iken; “hatim indirmek” maalesef çoğu zaman fiziksel bir eylemin otomatik sevap mekaniğine indirgenir. Oysa anladığımız dilden dinimizi öğrenerek, anlayarak yaşamak en makbul olandır.
Alfabe Değişimi: Tarihin Siyasete Kurban Edilmesi
Yazışmamız esnasında sevgili kızıma, “bir günde cahil bırakıldık” söyleminin, Türkiye’de Cumhuriyet’le sorunu olan bazı insanlarca sıklıkla karşılaşılan, tarihin karmaşıklığının siyasî bir slogana indirgendiği bir anlatı olduğunu izah etmeye çalıştım.
Gerçek şu ki, bu geçiş 19. yüzyılın ortalarından (1860’lardan) itibaren başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar süren yaklaşık 70-80 yıllık bir fikrî birikimin ve yoğun tartışmaların ürünüdür. Bugünkü muhafazakâr kesim ya da “Osmanlı gelsin” nâraları atan kitle, ya bilmeyerek ya da bilmezden gelerek bu gerçeği görmezden geliyorlar.
Oysa dönemin padişahı II. Abdülhamid Han’ın konuya yaklaşımı dahi bu kadar keskin bir karşıtlık içermiyordu. Tahttan indirildikten sonra kaleme aldığı Siyasî Hatıratım’da şu ifadeler yer alır:
“Yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur.”
Abdülhamid döneminde, özellikle Enver Paşa’nın Latin alfabesi yerine mevcut alfabenin ıslahında ısrar etmesi ve muhalif görüşler etrafında toplanılması nedeniyle bu geçiş gerçekleşmemiştir.
Latin alfabesine geçişimiz, 1928’de “bir günde” alınmış ani bir karar değil, dolayısıyla 19. yüzyıl Osmanlı aydınlarının da sıkça tartıştığı, Arap alfabesinin Türkçe sesleri yazmadaki yetersizliğine dair onlarca yıllık bir birikimin sonucuydu.
Daha da çarpıcı olan, Osmanlı döneminde halkın büyük çoğunluğunun zaten okuryazar olmamasıydı. 1927 sayımına göre nüfusumuz 13 milyon 648 bin, okuryazarlık oranı ise yaklaşık %10, kadınlarda ise %4 idi. Yani halkın %90’ı okuryazar değildi; cehalet zaten yaygındı. “Cahil bırakıldık” ifadesi, okuryazar bir kitlenin elinden alfabesinin zorla alındığı izlenimini verir. Oysa mesele, mevcut okuryazarlığı yok etmek değil, yaygın olan cehaleti, daha fonetik ve öğrenmesi kolay bir araçla bertaraf etmeye çalışmaktı. Amaç, okuryazar oranını artırmaktı. Nitekim bugün okuryazarlık oranı %97’lere varan seviyelerle, çok şükür Cumhuriyet sayesinde bu hedefe ulaşılmıştır.
Ancak diaspora, bu tarihsel bağlamdan ve istatistiklerden çoğunlukla kopuktur. Avrupa’nın sağladığı refah ve konfor ortamında aktarılan bilgi, ağırlıklı olarak aile içinde ya da gidilen bazı cami ve tarikat merkezlerinde aktarılan, genellikle geçmişe yönelik özlem, mağduriyet duygularıyla süslenmiş, Cumhuriyet’e yönelik kin ve hesaplaşma hissiyle yoğrulmuş anlatılarla şekilleniyor. Bu da genç kuşağın kendini, kökleri kesilmiş, kültürel mirası çalınmış bir “mağdur nesil” olarak görmesine yol açabiliyor. Bu durum, anavatanına ve dinine bağlı Türk gençlerinin hem yanlış bilgilenmesine hem de Cumhuriyet’e gereksiz bir kin beslemesine sebep oluyor.
Gerçek “İkra”ya Davet
Bugün Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli gençler, iki büyük “okuma” göreviyle karşı karşıya:
Birincisi, Kur’an’ı anlayarak okumak: “İkra” emrinin ruhuna dönmek, mealler ve tefsirler aracılığıyla, kendi dilimizde Allah’ın bizden ne istediğini anlamaya çalışmak. Bu, dinimizi daha sağlam temeller üzerine inşa etmenin en önemli yoludur.
İkincisi, tarihi nesnel kaynaklardan okumak: Duygusal sloganların ötesine geçip, karmaşık tarihsel süreçleri birincil kaynaklar ve veriler ışığında anlamaya çalışmak. Bu da bizi, geçmişle barışık, geleceğe güvenle bakan bir kimliğe taşıyacaktır.
Ancak bu şekilde, hem dinî kimliğimizi anlam ve bilgi zemininde sağlamlaştırabilir, hem de tarihimizle vedalaşmak zorunda kalmadan, ondan güç alarak bugünü inşa edebiliriz. “Bir gecede cahil bıraktılar” söylemi yerine, “Şimdi, burada, anlayarak okuyorum” bilincine ulaşabiliriz.
İşte o zaman, Kur’an’ın ilk emrine gerçek manada icabet etmiş olacağız inşallah.
Sağlıkla, saygıyla ve okuyarak, öğrenerek, öğreterek insanlığa faydalı kalın. Anladığımızla amel etmek, okuduğumuzu hayata geçirmek duasıyla…
Hayırlı Ramazanlar.
The post Diasporada “İkra” Çağrısı first appeared on Hollanda Haberleri.

1 hafta önce
84













Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·