(üçüncü ve son bölüm)
Tarih boyunca hakikati dile getirenler ya susturulmuş ya da yok edilmiştir. Çünkü hakikat, sadece bir bilgi değil; aynı zamanda bir tehdittir. Güce, otoriteye ve dogmaya yöneltilmiş en büyük meydan okumadır.
İmadeddin Nesimi bu meydan okumayı en uç noktaya taşıyanlardan biridir. Onu farklı kılan, yalnızca düşündükleri değil; düşündüklerini geri almadan ölmesidir.
Halep’te verilen fetva, aslında bir düşüncenin yargılanmasıydı. Ama o yargılamada mahkûm edilen sadece bir insan değildi; insanın kendisini anlama çabasıydı.
Nesimî’nin ölümü bir son değil, bir sorudur:
İnsan, hakikat uğruna neyi göze alabilir?
Nesimî’nin en büyük “suçu”, Tanrı’yı gökyüzünden indirip insanın içine yerleştirmesiydi.
Bu düşünce, sıradan bir mistik söylem değildir. Bu, bütün hiyerarşileri yıkan bir fikirdir.
Eğer Tanrı insanın içindeyse:
• Kim kimin üzerinde otorite kurabilir?
• Kim kime mutlak itaat dayatabilir?
• Kim kendini diğerinden üstün görebilir?
İşte tam da bu yüzden, bu düşünce tehlikelidir.
Mansur el-Hallac “Enel Hak” dediğinde nasıl susturulduysa, Nesimî de aynı kaderi paylaşmıştır. Çünkü bu söz, Tanrı’ya yaklaşmak değil; insanı küçülten düzenlere karşı bir başkaldırıdır.
Nesimî’nin felsefesi bir cümlede özetlenebilir:
İnsanı küçülten her inanç, hakikatten uzaktır.
Nesimî’nin şiirleri, bir sanat gösterisi değildir. Onlar, düşüncenin en keskin hâlidir.
“Minnet eylemem” dediğinde, sadece bireysel bir duruş sergilemez; bir insanlık tavrı ortaya koyar.
Bu tavır üç temel reddediş içerir:
1. Güce boyun eğmeyi reddeder
Makama, rütbeye, otoriteye…
2. Cehaleti reddeder
Sorgulamadan inanmayı…
3. Sahte dindarlığı reddeder
İnancı bir baskı aracına dönüştürenleri…
Onun şiirinde geçen “yetmiş iki millet” ifadesi ise, çağlar ötesi bir bakış açısını temsil eder. Bu, kimliklerin ötesinde bir insanlık fikridir.
Bugün bile ulaşılması zor bir eşitlik anlayışı.
Nesimî’nin derisinin yüzülmesi, sadece fiziksel bir işkence değildir. Bu, insan iradesinin sınandığı en uç noktadır.
Ama asıl mesele şudur:
Acı, insanı gerçeğinden vazgeçirir mi?
Çoğu insan için evet.
Ama Nesimî için hayır.
O, acıyı bir geri çekiliş değil; bir doğrulama olarak yaşadı. İnancını bedeniyle test etti ve geri adım atmadı.
Bu yüzden onun ölümü, bir yenilgi değil; düşüncenin zaferidir.
Bugün Nesimî’yi anlamak, onu sadece anmak değildir. Onu bugüne taşımaktır.
Çünkü dünya değişmiş gibi görünse de, insanın zaafları değişmemiştir:
• Hâlâ insanlar güce minnet ediyor
• Hâlâ makamlar hakikatin önüne geçiyor
• Hâlâ sorgulamak yerine itaat tercih ediliyor
Nesimî’nin sesi bu yüzden hâlâ yankılanır:
“Kime minnet ediyorsun?”
Bu soru, her çağda yeniden sorulmak zorundadır.
Nesimî bize şunu öğretir:
İnsan olmak, sadece yaşamak değildir.
İnsan olmak, bir duruşa sahip olmaktır.
Ve o duruş bazen ağır bir bedel ister.
Ama asıl tehlike, o bedeli ödemek değil;
hiçbir bedel ödemeden yaşamaktır.
“ Hakikatin bedeli deridir; ama asıl kayıp, hakikatsiz yaşamaktır.”!
Dostça selamlarımla,
Kamil Kopuz
Kkopuz53@gmail.com
The post DERİSİ YÜZÜLEN HAKİKAT: NESİMÎ’Yİ ANLAMAK first appeared on Hollanda Haberleri.

3 gün önce
49















Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·