Geçenlerde bir arkadaşımla ilkokuldaki öğretmenlerimizden konuşurken ikimizin de öğretmenlerimizi hiç sevmediğimizin hatta öfkeyle bahsettiğimizin farkına vardım. Oysa bizim kuşak öğretmenliğin kutsal bir meslek olduğu inancıyla yetişmişti. Saygıda kusur etmezdik; bırakın saygıda kusuru, o sormadan birşey diyemezdik. Ya ne olmuştu da biz öğretmenlerimizi öfkeyle anıyorduk? Ebeveynlerin, kurbanlık koyun gibi “eti senin kemiği benim” diyerek çocuklarını teslim ettikleri öğretmenler, ne yazık ki bu deyimi sanırım fazlasıyla ciddiye almışlardı.  Bedensel işin zorluğunu bilen anne babalar çocukları okusun, ‘büyük adam’ olsun isterlerdi. Büyük adam o zamanlar siyah beyaz filmlerdeki gibi masa arkasında oturup, kazma kürek sallamadan para kazanan adamdı. Belki öğretmenlerimizin de bizim için böyle hayalleri vardı. “Keratayı ben okuttum” ya da “bu kızda çok emeğim var” diyerek övünme hayalleri. Bu hayale giden yolda ilk adımdı ilkokul. Evimizden sonra yılın dokuz ayı, haftanın beş günü gideceğimiz, günümüzün büyük bir bölümünü geçireceğimiz; yaşıtlarımızla, öğretmenlerimizle dünyamızı büyüteceğimiz kocaman bir ev.

İşte o kocaman evde öğretmenlerimiz önümüze yeni ufuklar açacak; bize düşünmeyi, sorgulamayı, hayal kurmayı, birey olmayı öğreteceklerdi; olmadı. Bir çoğumuz o okullardan travmalarla ayrıldık, mezun olduk. Okul yıllarımızı anarken söz öğretmenlere gelince hala içimizdeki öfkeyi yenememiş olmanın çaresizliğiyle konuşuyoruz. Aynı kaderi paylaşan kurbanların deneyimlerini paylaşırken birbirinden destek aldıkları gibi biz de destek alıyoruz.

Özellikle köy ilkokullarında sözlü ve fiziki şiddetin boyutları çok büyüktü. Sözlü şiddetin, sosyal ve duygusal gelişimimizi nasıl sekteye uğrattığına girmeyerek, fiziki şiddetin ne boyutlarda olduğu konusunda bir fikir vermek istiyorum.

Küçücük beden, tekmenin ya da kafasına yediği yumruğun etkisiyle savrulur, düşmemek icin tutunacak yer arar; bazen de düşerdi. Çaresizlik içinde, içiniz burkularak, suçluluk duygusuyla izlerdiniz arkadaşınızın dayak yiyişini. Bazı öğretmenler cezalandırmak icin iki öğrenciyi kafa kafaya tokuşturur, birbirlerine tokat attırırdı. El ayak yetmezdi bazen. Öğretmen kızılcık sopası isterdi. Kızılcık sopasını hatırlayanınız olur mu bilmiyorum. Kızılcık sopası esnek olur, kolay kolay kırılmaz, savurduğunuzda rüzgar gibi bir ses çıkarır, vurulduğunda kırbaç etkisi yapardı. Öğretmen kızılcık sopasını yapma zahmetine girmezdi. Celladına aşık kurban gibi öğrenciler bağ bahçe en iyi kızılcık sopası arayışına çıkardı. Bazı öğretmenler ellerinin altında bulunan aletleri kullanmayı tercih ederdi. Örneğin cetvel. Sıra dayaklarında daha çok tercih edilirdi. Öğretmen parmak uçlarını yukarıda toplamanızı ister, tam o noktaya cetveli, biraz merhameti varsa yatay; yoksa dikey şekilde vururdu. Bir süre parmak uçlarınız sızlar, kalem tutmakta, yazmakta güçlük çekerdiniz. Bayan öğretmenler kendilerine yakışanı yapardı (!). Kulağınızı öyle bir çekerdi ki ateş çıkardı kulağınızdan. Bazen de başparmağının tırnak izi kalırdı kulak memesinde. Bütün bunlara en çok erkek çocuklar maruz kalırdı. Teneffüslerde ele avuca sığmayan, oyun kuramayan, okul bahçesinin bir ucundan diğerine koşturup duran çocuklar olurdu, ‘yaramaz’ – bir işe yaramayan- çocuklar. Kızlar sıra dayağı ve kulak çekme hariç pek dayak yemeseler de yaşıtlarının koca koca adamlar/kadınlar tarafından bu şekilde hırpalanmasına şahit olurlardı.

Kendisinden şiddet görmediğimiz öğretmenler de vardı. Onlar masum muydu? Onlar da en az şiddete meyilli öğretmenler kadar suçluydular, suça ortaktılar çünkü susuyorlardı. Hakkını savunmayı, şiddeti reddetmeyi, sahip çıkmayı, insan onurunu korumayı onlardan görecek, örnek alacaktık; olmadı. Ya, veliler? Onlar da bütün yetişkinler gibi suskundu. Kimimiz ileri yaşlara kadar yatağını ıslatarak, kimimiz geceleri dayak kabusları görerek, kimimiz okula gitmek istemeyerek, kimimiz arkadaşlarımızı döverek, kimimiz öğrenme sorunları yaşayarak anlatmaya çalıştık derdimizi.

Maalesef anlatamamışız. Geçmişteki kadar olmasa da hâlâ okullarımızda şiddet var, hâlâ şiddete seyirci kalan öğretmenler de. Yasal düzenlemeler çocuğa karşı şiddetin önüne geçemiyor çünkü kuşaktan kuşağa ne gördüysek, ne tecrübe ettiysek onu yapıyoruz. Özeleştiri yapmadıkça, yetişkinler sustukça ve en önemlisi de eğitim ve öğretimde düşünmeyi, sorgulamayı, birey olmayı… öğretmedikçe korkarım çocuklarını ezen bir toplum olarak kalacağız.

Şiddete maruz kalan; ürkek bakışlı, korkak duruşlu küçük arkadaşlarımı sevgiyle anıyor, sustuğum için özür diliyorum.

 

Güleren Kılınçarslan

 

 



Source link

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir