Bu haftaki yazıma, geçen hafta yazdıklarıma tepki gösteren bir tanıdığımın aramasıyla başlamak istiyorum. Aslında beni hep yazdığım konulardan dolayı eleştiren, taraf tuttuğumu söyleyen, bilhassa Türkiye’deki iktidar yanlısı arkadaşlarım arayıp eleştirirdi. Ben de kendi gerekçelerimi söyler; kimi zaman güler, kimi zaman orta yolu bulur, bazen de ayrı düşündüğümüzü belirterek konuyu kapatırdık.
Ancak bu sefer şaşırdım; çünkü benim düşünceme yakın bir arkadaşım aradı ve “Mustafa, yazını okudum ama Filenin Sultanları’na haksızlık etmişsin, üç cızı yazıyla geçiştirmişsin,” dedi. Ben de bu eleştiriyi düşündüm; Filenin Sultanları’nın bize sık sık tarifesiz tarifli uçarak yaşattığı mutluluğu ve verdikleri gururu hatırlayınca arkadaşımı haklı buldum. Bu milli gururumuz Sultanlarımıza bu yazımda daha geniş yer vermeye karar vererek bu “Çifte Standart” yazımı kaleme aldım.
Türkiye gibi ataerkil toplumlarda, erkeklerin ilgi duyduğu alanlarda bir ayrıcalık ve maalesef bir çifte standart mevcuttur; çünkü genelde karar alıcılar erkektir. Bu alanlardan biri de şüphesiz futboldur. Örneğin ben Beşiktaş taraftarıyım. Öncelikle takip ettiğim şey Beşiktaş’ın ya da milli takımın futbol maçlarıdır; sonra zamanım kalırsa aynı takımların basketbol, voleybol gibi diğer branşlarını izlerim. Ne yalan söyleyeyim, bu durum Filenin Sultanları’nın başarılarına kadar benim için de geçerliydi.
Dolayısıyla, hem eski bir saha hakemi olarak hem de futbolu çok sevmemden ötürü futbol her zaman önceliğim olmuştur. Türkiye’de kadın futbol takımlarımız olmasına rağmen, futbol hâlâ bir “erkek sporu” olarak algılandığından halkın çoğunluğu önce erkek takımlarını takip etmeyi tercih ediyor. Bunun yanı sıra, mevcut konjonktürde kadının bu kadar parlamasından ve öne çıkmasından rahatsız olan bir kesimin varlığı nedeniyle; A Milli Futbol Takımı ile A Milli Kadın Voleybol Takımı arasında ödül, prim, uygulama ve ağırlama konularında ciddi çifte standartlar ortaya çıkabiliyor. Bu durum, çifte standardın en çarpıcı örneklerinden biridir.
Örneğin; A Milli Futbol Takımı yüzlerce araçlık konvoylar ve özel uçakla reklam filmleri çekilerek yollanırken, A Milli Kadın Voleybol Takımı bu imkânlardan mahrum bırakılıyor. Futbolcular özel uçakla seyahat ederken, “Filenin Sultanları” ortalama iki metreye yakın boylarıyla daracık ekonomi sınıfı koltuklarda sıkışarak yolculuk etmek zorunda kalıyor.
A Milli Futbol Takımı’na, yalnızca elemeleri geçip Dünya Kupası’na katılma hakkı kazandıkları için Bodrum’da villa sözü veriliyor. Voleybolcular ise daha turnuvaya gitmeden kıyafetleri üzerinden “Baldırı bacak açık bu şortlarla bizi temsil etmiyorlar kimin sultani” gibi Orta Çağ zihniyetiyle eleştirilere maruz kalıyorlar. Futbolcuların başarısızlıkları hoşgörüyle karşılanıp “deneyim” olarak nitelendirilirken, kadın voleybolcuların büyük başarıları bir kenara bırakılıp özel hayatları konuşuluyor.
A Milli Futbol Takımı, tüm bu iltimaslara rağmen 2026 Dünya Kupası’na ilk grupta, üst üste aldığı iki mağlubiyetle veda ederek ilk elenen takım oluyor ve elleri boş dönüyor. Elbette bu futboldur yenmekte var yenilmekte. Oysa A Milli Kadın Voleybol Takımı, her maçı azimle ve takım ruhuyla kazanarak önce FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi (VNL) Şampiyonluğu’nu, sonra Akdeniz Oyunları Şampiyonluğu’nu ve nihayetinde Avrupa Şampiyonluğu’nu göğüslediler. 2026 yılında elde edilen bu olağanüstü başarılar ve kazanılan puanlar neticesinde, Türkiye’yi Avrupa kıtasını temsilen Los Angeles 2028 Olimpiyat Oyunları’na doğrudan katılma hakkına (vizesine) ulaştılar. Ancak tüm bu büyük başarılara rağmen, ülkeye yine ekonomi sınıfında sıkışarak döndüler.
Bu çifte standardın en anlamlı cevabı ise takım kaptanı Eda Erdem Dündar’dan geldi. Federasyon Başkanı’nın 2023 Brüksel’deki şampiyonluk sonrası
Dileyin bizden ne dilerseniz; prim, ödül, ne istiyorsanız… teklifine karşılık, Eda Erdem şu unutulmaz sözleri söyledi:
“Atatürk’ün sporcu kızları, ülkesi adına kazandıkları başarıyı pazarlık konusu yapmaz. Ne prim ister ne de başka özel bir şey. 85 milyona yaşattığımız mutluluk bize yeter.”
6 Eylül 2026 Pazar günü kazandıkları Avrupa şampiyonluğu sonrası yaptığı konuşmada ise şu gurur verici mesajı verdi:
“Biz bugün sadece şampiyonluk kazanmadık. Cumhuriyet’in bize açtığı yolda, Türk kadınlarının neler başarabileceğini bir kez daha gösterdik. Bizden önce yolu açanlar, bize inananlar ve bizden sonra gelecek olan tüm kız çocuklarına armağan olsun bu kupa. Türk kadını mücadele etmeye ve kazanmaya devam edecek. Bu kupa hepimizin! Bugün Avrupa’nın başkenti İstanbul. Bu gurur hepimizin.”
“Bu gurur hepimizin” sözüne, Güncel Haberin değerli köşe yazarı Kenan Bey de geçen haftaki yazısında değinmişti.
DEM Partililerin ve dolayısıyla bir bölüm Kürt seçmenin ve din tüccarlarının (bu son grubu ayrı bir yazının konusu olarak ileride yazacağım) bu gururu ve mutluluğu yaşamamasını, bunun gerekçesini sorgulaması oldukça yerinde ve değerliydi.
DEM Parti ve bazı seçmeni, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Türkiye ile ilgili bayramları ve kutlamaları bir türlü sahiplenmediler, bunlara katılmadılar. Halbuki “Biz de Malazgirt’te, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda vardık” diyorlar; ama bir türlü DEM ve seçmeninde bunu içsel bir benimseme durumu sahiplenme söz konusu olmuyor.
Örneğin Suriye’deki Irandaki, Kürtlere ya da Irak’taki bölgesel Kürt yönetimine besledikleri yakınlığı ve aidiyeti; yüzyıllardır iç içe geçtikleri, evlilik bağları kurarak akraba ve tek bir aile oldukları Türkiye’deki Türk vatandaşlarına karşı beslemiyorlar.
Ne mutluluğumuzu ne de acılarımızı samimi bir şekilde paylaşıyorlar.
Kitabın ortasından konuşmak gerekirse, onların tek yaptığı, her fırsatta özellikle de bugünlerdeki “terörsüz Türkiye” gündemi kapsamında Kürt ve Türk bölünmez bir bütün olalar görmemektir.
Bunun adı da düpedüz ayrımcılıktır, ırkçılıktır. Irklığın milleti ırkı olmaz.
Bir dünya insanı ve bir Türk vatandaşı olarak DEM’e ve seçmenine tavsiyem; bu yaklaşım ve söylemlerini acilen tekrar gözden geçirmeleridir. Söylem ve eylemlerini yapıcı, birleştirici ve Türkiye’nin bütünüyle ortaklaşan bir temele oturtmalıdırlar.
Aksi takdirde, bugüne kadar Kürtlerin mağduriyetini ve acılarını hiçe saymış olan sizin “Kürt sorunu” dediğiniz sorunun aslında bir Kürt devleti kurma hayali olduğunun adıdır.
Evet mevcut konjonktürde, her olumsuzluğa rağmen, bu ikinci “açılım projecinin sunduğu tarihî fırsatı kaçırmış olurlar.
Böyle bir durumda ne kalıcı bir kardeşlik inşa edilebilir ne de bahsettikleri sorunların çözümüne katkı sağlamış olurlar.
Tabii ki vatanı Türkleri kendilerinin ayrılmaz bir parçası gören, her iki halkı da tek bir bütün olarak kabul eden Kürt kardeşlerimizi bu durumdan tamamen tenzih ederim.
Anlayacağınız; DEM, başkalarını eleştirirken bu konuda kendi içinde büyük bir çifte standart uyguluyor.
Temennim odur ki Türkiye’de herkes; ülkemizin birliğine, kadınlarımızın başarısına ve toplumsal kardeşliğimize ışık tutan yaklaşımlarda bulunmalıdır.
Sağlıkla ve kardeşçe kalın,
Mustafa Özcan
The post Çifte Standart first appeared on Hollanda Haberleri.

13 saat önce
34












Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·