İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan kiraladığımız araç ile başladık Marmara ve Ege seyahatimize.
İznik gibi güzel bir göl kenarındaki, şu anki Hristiyanlığın temelinin atıldığı, Haçlı Seferleri’nin geçiş yeri ve Bizans’ın ilk başkenti olan harika bir şehirden başlayarak, gördüğüm en güzel şehirlerden biri olan Çanakkale’ye ulaştık.
110 yıl önce Mehmetlerin Mehmetçik oldukları, birçoğunun şehit olarak bu topraklarda kalıp bir kısmının gazi olarak uzuvlarından bazılarını bırakıp köylerine döndükleri yere.
Cennetin cehenneme döndüğü yere.
İlk olarak bir tur şirketi ile anlaştık Gelibolu’yu gezmek için.
Biz buraya konforlu arabamız ile, otoban yolları kullanarak ulaştık.
Mehmet henüz 18 yaşında, köyünden ilk defa yola çıkmıştı.
Kağnıdan, sabandan başka bir şey bilmeyerek.
Biz turistik bir seyahat yapıyoruz, o ise ailesini belki bir daha göremeyeceği zorlu bir savaş yolculuğunda.
Nice zorluklarla, ayağında çarık ile yürüyerek bir tren istasyonuna ulaşıyor.
İlk defa gördüğü, dumanlar çıkaran kara bir tren ile üst üste yığılmış, farklı vatan topraklarından vatanı müdafaa için gelen arkadaşlarıyla perişan bir vaziyette yolculuk ediyor.
Heybesinde bir kuru ekmek, bir parça peynir, belki bir avuç zeytin.
Biz kahvaltımızı binbir çeşit gıdalarla süslü masamızda yapıp, klimalı lüks otobüsümüz ile feribota geçiyoruz. Yanımızdan ticari gemiler ve tankerler geçiyor.
Durgun boğazın maviliğinde ulaşıyoruz Gelibolu’ya.
Mehmet, her yaştan arkadaşı ile çoktan Gelibolu’da. Kahvaltı olarak verilen bir parça kuru ekmek ve bir tas soğumuş un çorbası. Belki bir zaman sonra onu da bulamayacak.
Üzerlerinde eskimiş, tozlu asker elbisesi ile boğazdaki devasa topları olan düşman gemilerine bakıyor.
Elinde hiç kullanmadığı, kullanmayı bilmediği, çalışmasından şüpheli tüfek ve belki bir avuç mermi.
Üstümüzde rahat kıyafetler, ayağımızda rahat, yeni üretilmiş spor ayakkabılar ile geziyoruz.
Tabyalardan bakıyoruz mis gibi meltem esintisinde maviliğe; ardımızda yeşillikler, üstümüzde martılar.
Mehmet’in yakınına düşüyor bir top ve yaydığı şarapnel parçaları.
Biz hayal bile edemiyoruz o anı.
Biz selfie ve fotoğraflar çekmek derdindeyiz.
En önemli derdimiz iyi bir kare yakalamak.
Paçamızdaki tozu silmek ve az çamur olmuş ayakkabımız için üzülmekle meşgulüz.
Mehmet hayatta kaldı, kolunu sıyıran bir şarapnel parçası dışında o ortamda ciddi olmayan bir durum.
Yolda tanışıp dost olduğu arkadaşı Yusuf şehit olmuş.
Ahmet’in bir bacağı kopmuş.
Biz yeni bir spor ayakkabısı alma, telefonumuzu değiştirme, yeni araba markalarına bakmakla meşgulken; Mehmet, İngiliz uçaklarının attığı üç ayaklı çivilere basmamanın derdinde.
Ayağında günlerdir yürümekten parçalanmış çarık var.
Öğle yemeğimizde menü kartı önümüzde, ne canın çekerse var.
Sanki cennetin ortasındayız; istediğimiz her şey elimizin altında.
Ardından nefis bir kahve ve yanında Avrupa sigarası yakılıyor.
Mehmet’in menüsü bir parça kuru ekmek ve bir avuç bulgur pilavı.
Görüntülü konuşuyoruz memleketteki ailemiz ile; Mehmet’in ise aylardır iki satır mektup alamadığı yerde.
Conkbayırı’na çıkıyoruz, Mustafa Kemal’in saatine isabet eden kurşunun çarptığı yere.
Mehmet o sırada bir emir duyuyor kararlı bir komutandan:
“Ben size ölmeyi emrediyorum.”
O tepenin elden çıkmasının ölmek olduğunu biliyor.
Sofya ataşeliğinde keyfi yerindeyken bu cehenneme, vatanı için gelen bir yarbayın öngörüsü.
Sahra hastanesinde balmumu heykeller arasında dolaşıyoruz, biraz nezle olmayı sıkıntı ederek.
Mehmet’i kaldırmışlar çadırdaki kanlı bir sedyeye.
Yan yataktaki Hasan’ın kolu kesilmiş, onun bacağı kesiliyor, morfinsiz… bağırıyor acılarla.
Derken bir top güllesi düşüyor çadırların üzerine.
Rehberin sesi yankılanıyor:
“Hadi herkes otobüse, dönüyoruz.”
Dönüş yolunda bir mezar taşı görüyorum:
“Hüseyin oğlu Mehmet, 18 yaşında.”
Kim bilir kaç Mehmet’in mezar taşı yığılmış üst üste…
Otobüsümüzde sayım yapıyor rehberimiz.
Sayımız tam, eksik yok.
Mehmet’in şehit olduğu sırada bir subay sesleniyor tepeye doğru:
“57. Alay, ses verin! Hayatta olanlar!”
Ses yok.
Bir kişi bile mi yok?
Yine ses yok.
Utanarak iniyoruz rıhtıma…
Truva Atı’na bakarak, mitolojik olmayıp gerçek yaşanan bu destanın gözyaşı ile.
“Ne yiyelim?” diye soruyorlar.
Un çorbası var mı?
Hepsine gani gani rahmet diliyorum.
Vatan her birinize minnettardır.
Allah’a emanet olun.
Bayram Tan
The post CENNETİN CEHENNEME DÖNDÜĞÜ YER first appeared on Hollanda Haberleri.

1 saat önce
18












Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·