ÇALDILAR!

3 saat önce 18

 

Cuma günü A Milli Futbol Takımı son maçını ABD ile oynadı. Dünya Kupası’na iki yenilgiyle başlayan takım, son maçını ABD’yi yenerek teselli mahiyetinde veda etti. Bugünkü yazımla bu maçın alakası yok; sadece iyi performans göstermedikleri için en fazla sevineceğimiz anı yaşayamamış olmamızdır.

 

Bugünkü yazımı “çalma” eylemi üzerine kuracağım.

Evet, çaldılar.

Kelimenin kendisi bile keskin bir sancı gibi saplanır vicdanlarımıza.

 

Oysa nedir çalmak?

Bir başkasının alın terine, umutlarını hayallerini, geleceğini yok etmek değil midir? Hem öylesine sessiz, öylesine pervasız bir el kalkar ki; ne göz görür ne kulak işitir.

 

Ama vicdan, o ezelî muhafız, her daim kaydeder. Ve bizde hafızalarımıza kayıt ediyoruz.

 

Zira hırsızlık; yalnızca semavî buyrukların çizdiği hudutta değil, beşerî vicdanların ittifak ettiği ahlak dairesinde de asla mazur görülemez.

 

İnsan şerefine sürülen bu kara leke, ruhlardaki dengeyi bozar, toplumun manevi dokusunu didik didik eder ve çürüm çürütür. Öyle ki, affın kapısı dahi ona karşı aralansa, yine de silinmeyen bir yara olarak kalır vicdanlarda.

 

Bu yüzden bugün “çaldılar” diyorum.

Belki bir eşyayı, belki bir umudu, belki de bir güveni. Ama bilin ki, çalınan ne kadar küçük olursa olsun, çalanın yüzüne kara ve ruhunda büyük bir gedik açar. Ve o gedikten, ömür boyu ışık değil, hep karanlık sızar.

 

Bu “çalma” feryadını ilk kez 2019 yılında, Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde İsveçli bir genç kadının ağzından duymuştuk. Greta Thunberg, dünya liderlerine haykırırken

Nasıl cüret edersiniz?” diyor ve ekliyordu.

Boş sözlerinizle hayallerimizi ve çocukluğumuzu çaldınız.

 

O gün bugündür bu çığlık, dünyanın dört bir yanında yankılanıyor. Ne yazık ki anavatanımızda da son yıllarda sıradan bir söze değil, derin bir yaraya dönüştü.

 

Ben de bu yazımda, işte tam olarak o yaranın üzerine basarak, söz konusu çalınma olgusunun ardındaki toplumsal ve ekonomik gerekçeleri, perde arkasındaki hikâyeyi anlatmaya çalışacağım.

 

Ama önce, kültürümüzün en büyük mizah ve hiciv ustası Nasreddin Hoca’nın meşhur bir fıkrasını hatırlayalım. Çünkü bazen en acı gerçekler, en güldüren dudaklardan dökülür.

 

Derler ki, bir gün Nasreddin Hoca’nın eşeği çalınır. Durumu duyan komşuları toplanıp Hoca’ya yüklenmeye başlar:

 

Hocam, niye ahırın kapısına iyi bir kilit takmadın?

Hocam, doğru dürüst bir ahırın bile yok, her yeri dökülüyor zaten!

Hocam, eşeğin çalınmasına en büyük sebep sensin, hiç dikkat etmiyordun!

Hoca bu haksız eleştirilere daha fazla dayanamaz ve komşularına o meşhur sorusunu sorar:

Yahu, iyi güzel de kabahatin hepsi benim mi? Hırsızın hiç mi suçu yok?

 

İşte, kitabın ortasından konuşmak gerekirse, Hoca’nın dediği gibi.

Bu hırsızın yada hırsızların hiç mi suçu yok?

 

Ne var ki bu çağda ne hırsız, hırsızlığını biliyor ya da iyi ölü taklidi yapıyor; ne de malın sahibi malın ne değerini nede malından haberdar.

 

Her yerde bir uyuşukluk, bir hipnoz hâli kol geziyor

Vatandaş, âdeta kendi hayatının seyircisi olmuş, perde arkasında dönen dolaplara aldırmadan yoluna devam ediyor.

Kimi geçim girdabında boğulmuş, kimi partizanlıkla hırsına yenilmiş; kendinden olanın yanlışını bile haklı görüyor.

Çok duyulan o çirkin söz: “Çalıyor ama çalışıyor.”

Aymazlar, çalmanın bile kılıfını bulmuşlar.

Daha da olmadı, her kötüye gidişi Allah’a havale edip

Allah istemedi,

Allah benim zengin olmamı istedi” diyerek otlanıyorlar.

Bu bizim sınavımız deyip çalmanın haklı gerekçelerini sıralıyorlar.

En son kaçacak yerleri kalmayınca

“Allah af etsin”

diyerek hiçbir şey olmamış gibi günlerini gün ediyorlar.

 

Ve bu çalmanın altında ezilen halk, olayı doğalmış gibi ya görmezden geliyor ya da duyarsız bir canlı misali nefes almaya devam ediyor.

 

Bir dönem Türkiye’de verdiğim eğitimlerde şu sözü söylemiştim ve hâlâ arkasındayım.

 

Hırsızlık sadece başkasının malını gasp ederek çalmakla olmaz. Çalıştığınız yerde mesainizi suistimal ediyorsanız bu da hırsızlıktır. Kamuda da özelde de bunu yapmak hırsızlıktır, çalmadır.

 

Gelelim asıl meseleye, çalınan şeyin ne olduğuna…

 

Günümüzde insanlar, ülkelerini daha iyi bir konuma getirmesi için kendilerine yönetici, lider seçerler. Seçtikleri lider veya yönetici, bulunduğu pozisyonu daha ileriye taşıyamıyor, aksine geriye götürüyorsa, o pozisyon o lider tarafından çalınmış olmaz mı?

 

Bu; eğitimde de, ekonomide de, tabiatta da ve daha ilerisi için planlanan, hayal edilen istikbal, kariyer umutları gelecek adına ne derseniz deyim bu böyledir.

 

Son dönemde anavatanımızda muhalefet milletvekilleri, yöneticiler, kanaat önderleri, akademisyenler, siyaset bilimciler ve halkın büyük bir çoğunluğu şunu dillendiriyor.

 

Eğer bir yönetici kendini bulunduğu pozisyonda zenginleştiriyorsa, yakın akraba, eş, dostunu haksız yere makam ve mevkiye getiriyorsa, hak etmeyen, liyakatsiz birini bir makama atıyorsa Bunun adı hak hırsızlığıdır, çalmadır.

 

Okulları en iyi derecelerle bitirip sözlü mülakatta elenen gençler; sınav sorularını çalıp yandaşına vererek o gencin geleceğini çalanlar; yandaşına haksız yere öncelik tanıyarak devletin malından ihaleler yoluyla zenginleşenler bunların hepsi, düpedüz hırsızlıktır.

 

Siyasette, kamuda başarısızlık olduğunda hileyle, hurdayla, hukukta izah edilemeyecek mahkeme kararlarıyla o makamda kalıyorsanız bunun adı da hak hırsızlığıdır, çalmadır.

 

Bunu yapan iktidar da olsa muhalefet de olsa, apaçık hır sız dır.

 

Sıkça dillendirilen gençlerin hayallerinin, haklarının liyakatsizlik ve ekonomik adaletsizlik gibi sebeplerle ellerinden alındığına dair toplumsal isyan, tam olarak Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki gibidir.

 

Herkes mağduru suçluyor, ama hırsıza kimse dokunmuyor.

 

Eğitimde fırsat eşitsizliği, sınav skandalları ve liyakat sorunları nedeniyle gençler suçlanmakta veya “yeterince çalışmamakla” itham edilmektedir.

 

Oysa ortada somut bir gelecek hırsızlığı vardır ve bu durum resmî istatistiklere bile acı bir şekilde yansımıştır.

 

Örneğin TÜİK İstatistiklerle Gençlik Verileri’ne göre, Türkiye’de 15-24 yaş grubundaki genç işsizlik oranı %15,3 seviyelerindedir. Daha da vahimi, ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin oranı %23,3’e ulaşmıştır. Yani neredeyse her dört gençten biri ne okulda ne de iştedir; bu gençlerin geleceği çalınmıştır.

 

Bu hırsızlığın bir başka yüzü de beyin göçüdür. TÜİK Yükseköğretim Beyin Göçü İstatistikleri’ne göre, üniversite mezunlarının ülkeden göç etme oranı giderek artmaktadır.

 

Özellikle bilişim, teknoloji ve mühendislik gibi vizyoner alanlardan mezun olan tam burslu parlak beyinler, geleceklerini Türkiye’de göremedikleri için ilk fırsatta yurt dışına, Almanya’ya, ABD’ye ve yurdumuz Hollanda’ya gelmektedir.

 

Şu günlerin sanki uzaydan gelmiş meşhur EXPATLARI.

Toplumda liyakati yıkan, gençlerin emeğini çalan ve bu düzeni besleyen figür, edebiyatımızda ve sosyolojide “Bezirgân” (çıkarcı/fırsatçı) tiplemesiyle hayat bulur.

Bu karakterin genel özellikleri de şöyledir.

 

Din, ahlak, vatan veya siyaset gibi kutsal değerleri kendi şahsî ve maddî çıkarları için sömüren, dürüst olmayan kişidir. Bu kişiler sadece tek bir kişiyi hedef almaz; yalanlara inanan, rüşvete göz yuman, torpili “hizmet” olarak gören ve çıkarcılığı normalleştiren yozlaşmış toplumun tüm değerlerini çürütür.

 

Tabii bu davranış biçimi, gelişmiş toplumlarda çıkarcılık ve omurgasızlık olarak adlandırılır.

 

Yani kendi menfaati için her kılığa girebilir, her türlü ahlak dışı yönteme başvurabilir. Güce göre sürekli yön ve fikir değiştirir, verdiği sözleri asla tutmaz.

 

Düzenbaz, fırsatçı, egoist ve palavracı dün siyah dediği bir gün sonra beyaz diyen bir karakter yapısına sahiptir; ahlak seviyesinden bahsetmek mümkün değildir, çünkü zaten yoktur.

 

Yazımın son bölümüne gelirken su sonuca vardım.

 

Nasreddin Hoca’nın fıkrasında olduğu gibi, hırsızın hiç suçlanmadığı bir düzende gençlerden çalınan sadece paraları veya mülkleri değil; bu ülkeye olan inançları, gençlikleri ve yarınlarıdır.

 

Yazımı, Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetle noktalamak istiyorum.

 

Âl-i İmrân Suresi, 161. Ayet.

“Hiçbir peygamber (ganimet malına) hıyanet etmez. Kim hıyanet ederse, kıyamet günü hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra herkese kazandığının karşılığı tastamam verilir ve onlara asla haksızlık edilmez.”

 

Elbette bizden, bizi yönetenlerden peygamber davranışı beklemiyoruz. Ama kamu malına, hakkı olmadığı hâlde “ben bu makamdayım” diyerek gasp etmesini, çalmasını da istemiyoruz.

 

Bazıları partizanlıktan çalıyor ama “çalışıyor” diye bilir.

 

Eğer inanan bir yöneticiyseniz, kitabımızda yukarıda yazan ayet size sesleniyor.

 

Çalacaksanız, belki bu dünyada saltanatınızı, keyfini çıkarırsınız ama bunun hesabını kıyamette muhakkak verirsiniz.

 

Sağlıklı ve bilhassa hakkın olmayana el uzatmayarak yaşayın.

Ve sonra da hoşça kalın.

 

 

 

The post ÇALDILAR! first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku