Bu çocuk o çocuk

4 saat önce 20

Dünya’ya gelmesi yaklaştıkça kahinler, yani bakıcılar O’nu haber veriyor ve birçok garip, fevkalade alametler belirmeye başlıyordu. O, anne rahmine düştüğünde, kıtlık içerisinde sıkıntılar çeken kavmin bağları ve bostanları berekete boğulup hepsi zengin olurken, kendisi ise babasını kaybederek yetim kalmıştı. Bir fazilet güneşinin doğuşu Arabi aylardan Rabiülevvel’in 12. Pazartesi gecesi. Bu sabah, tan yeri ağarırken dünya bir başka dünya oldu. Daha O doğmadan cihan nur ile doldu. Bir nur… Hz. Âdem devrinden beri evlattan evlada geçen bir nur, sahibini buldu ve O’nda karar kıldı. O’nun doğduğunun ertesi Pazartesi günü bütün putların yüzüstü düşerek yerle bir olduğu görüldü. Herkes hayrette kaldı. İran Hükümdarı’nın sarayı sarsıldı. On dört balkonu yıkıldı. Fars vilayetinde İstahrabat adı verilen şehirde, ateşe tapanların bin seneden beri yakmakta oldukları ateş sönüverdi. Semave Vadisi’nde sular taştı. O doğarken annesi hiç gebelik zahmeti çekmedi, gebelerde olan ağırlıkları hiç hissetmedi. Aksine, doğum yaklaşınca şiddetli bir ses annesinin kulağına gelerek önce onu ürkütmüş, sonrasında ise bir ak kuş gelerek kanadıyla annenin arkasını sıvayıp ondaki ürkme ve korkma hallerini gidermişti. Sonra anneye beyaz bir kâseyle şerbet içirilerek etrafı nurla kaplatılmış ve o anda çocuk dünyaya gelmişti. Olayın devamını ise annenin kendisi şöyle anlatır: “Etrafıma bakınca gayet uzun boylu kızların çevremde tavaf ettiklerini şaşarak gördüm. Ya Rabbi! Bunlar kim ola, dedim.” Çocuk doğarken annenin gözündeki perdenin kaldırıldığı, cennet hurilerini ve melekleri gördüğü, ayrıca daha birçok hâllerin gerçekleştiği rivayet olunur. Bunlardan bazıları şunlardır: Mesela süt annesi Halime O’nu kendi yurduna götürdüğünde hayvanlarının sütü çoğalmış ve evindeki bereket artmıştı. Çölün kavurucu sıcağında bir bulut başının üzerinde O’nunla beraber dolaşır, O’na gölge ederdi. Sonraki yıllarda kendisine, “Sen kimsin?” diye soranlara Şakk-ı Sadr Hadisesi’ni anlatarak şöyle demişti: “Bir gün, 4-5 yaşlarımdayken süt kardeşim Abdullah’la birlikte evimizin arkasında kendimize ait küçük kuzuları yayıyorduk. Üzerlerinde ak elbise bulunan iki adam, içi kar dolu altından bir leğenle yanıma geldi. Beni tutup yatırdılar, karnımı yardılar, kalbimi çıkardılar, onu da yardılar. Kalbimin içinden kara ve pıhtılaşmış bir kan pıhtısı çıkarıp attılar. Sonra kalbimi ve karnımı o karla iyice yıkayıp temizlediler.” Yedi yaşında ve Medine kıtlığın pençesindeyken; o vakit Medine’de bulunan Yahudi kahinleri, amcası Ebu Talip’le yağmur duasına çıktıklarında O’nun elini kaldırarak yağmurları yağdırmasını görmüş ve O’nun şekline, hâline bakarak, “Bu ümmetin peygamberi işte bu çocuk olsa gerek” demişlerdi. 12 yaşındayken amcası Ebu Talip ticaret kafilesiyle Şam’a gidiyordu. O’nu da beraber götürdü. Şam vilayetinde Busra şehrine geldiklerinde bir manastır karşısındaki ağaç altında konakladılar. Orada Bahira diye tanınan, Cercis adında bir rahip yaşıyordu. Kervan yaklaşırken Bahira baktı ki kervanın üzerinde bir bulut da beraber geliyor. Kervan gelip konakladığında bulut da gelip o ağacın üzerinde duruyor. Ve o ağaç, çok zamandan beri kurumuş olduğu hâlde hemen yeşererek canlanıyor. Bahira, bu husustaki bilgilerini olanlarla karşılaştırınca anladı ki son peygamber bu kafilenin içinde ve o ağacın altındadır. Hemen bir ziyafet hazırlatıp Ebu Talip’i arkadaşlarıyla birlikte manastıra davet etti. Ebu Talip de Fahri Âlem’i yüklerin başında bırakarak arkadaşlarıyla beraber davete gitti. Hepsi sofraya oturduktan sonra Bahira, gelenleri bir bir gözden geçirdi. Ancak hiçbirinin yüzünde aradığı alametleri görmemekle beraber bulutun hâlen ağacın üzerinde durduğunu gördü. Ve, “Arkadaşlarınızdan gelmeyen var mı?” diye Ebu Talip’e sordu. O da, “Yalnızca bir küçük çocuk kaldı” diye cevap verdi. Bahira, “O’nun da şeref vermesini rica ederim” demesiyle Ebu Talip çocuğu da sofraya getirdi. Bahira yemekte çocuğa dikkatlice bakınca peygamberlerin sonuncusu hakkında evvelce gelen peygamberlerden ve eski âlimlerden rivayet edilen alametleri hep O’nun yüzünde gördü. Yemekten sonra Hazret’i yanına davet etti ve, “Sana bir şeyler soracağım; Lât ve Uzza hakkı için doğru söyle” dedi. Fahri Âlem, “Lât ve Uzza’ya yemin verme, ben putlara yemin etmem” buyurdu. Bunun üzerine Bahira Allah Teâlâ adına yemini teklif etti ve Hazret’in hâllerini hakkıyla anlamak için soracağı soruları sordu. Aldığı cevaplar kendisinin düşüncelerini kuvvetlendirerek kanaatini pekiştirdi. Hemen bir bahaneyle O Hazret’in belini açıp iki küreği arasındaki peygamberlik mührünü gördü ve büyük bir içtenlikle O’nu öptü. Sonra da Ebu Talip’e, “Adın nedir? Ve bu şeref ve saadet fidanı kimdir?” diye sordu. O da, “Bana Ebu Talip derler. Bu da oğlumdur” diye cevap verdi. Bahira, “Yok, yok. Şekline ve şemailine bakılırsa bu eşsiz inci bir yetimdir” dedi. Ebu Talip, “Evet, çocuk benim değildir; kardeşimin oğludur. Anası ve babası vefat ettiğinden dolayı yetimdir. Fakat benim terbiyem altında bulunduğu için oğlum yerindedir” diye cevap verdi. Bahira düşüncesinin doğru çıkmasından memnun oldu. Artık kendisine tam bir inanç geldi ve, “Ey Eba Talip! Bu çocuk O çocuk; yani bütün peygamberlerin sonuncusudur. Şam Yahudileri içerisinde O’nun hususiyetlerini bilen ve alametlerini tanıyan kahinler vardır. Ola ki bir hıyanet etmeye kalkarlar. Sen O’nu Şam’a götürme. Buradan geri dön” diye öğüt verdi. Ebu Talip de Bahira’nın dediğini yaptı ve malını Busra şehrinde satarak geri döndü. Evet, bu çocuk O; yani Allah’ın (c.c.) peygamberi Muhammed Mustafa idi. İşte peygamberlerin en sonuncusunun doğumu ana hatlarıyla böyle gerçekleşmişti. Sünnetli ve göbeği kesilmiş olduğu hâlde doğmuştu. Arkasında iki kürek kemiği arasında, kalbinin hizasında bir nişan vardı ki ona Hatem-i Nübüvvet, Mühr-i Nübüvvet yani “Peygamberlik mührü” denir. Hazret’in pek çok ismi olmasına rağmen en meşhurları Muhammed ve Ahmed’dir. Muhammed Arapçada “pek çok övülmüş zat” demektir. Mahmud, Mustafa, Sahibü’l-Beyan, Sahibü’l-Hatem, Sahibü’l-Makam-ı Mahmud, Sahibü’l-Kabib, Sahibü’l-Hirave de yüksek lakaplarındandır. Gece rüyasında birisi annesinin kulağına, “Sen âlemlerin en hayırlısına hamilesin; doğduğu vakit adını Muhammed koyasın” demişti. “Bu zatın şanı çok büyük olacak” Fahri Âlem çocukluk yıllarını geçerek gençlik yıllarına ulaşmıştı. Nurlu yüzüyle birisiyle konuşurken veya cevap verirken olgun ve emsalsiz bir edası vardı. Her sözünde doğru, yumuşak huylu ve insanlık yönünden herkesten üstündü. Bundan dolayı Kureyşliler içerisinde seçkin bir yeri olup Muhammedü’l-Emin diye şöhret salmıştı. 17 yaşında iken amcası Abdulmuttalip’le beraber Yemen’e gidip geldi. Bu yolculuğunda da kendisinde fevkalade hâller görüldü. Mekke’ye döndüklerinde bu hâlleri arkadaşları etraflıca yaydıkça Kureyşliler, “Bu zatın şanı çok büyük olacak” diye söylenmişlerdi. 20 yaşına gelince yüzüne bazı melekler görünmeye başladı. Melekler birbirlerine O’nu işaret edip, “İşte bütün âleme hidayet getirecek budur. Fakat daha davet zamanı gelmedi” diyorlardı. O zamanlar Kureyş’in ileri gelenlerinden, gençken dul kalmış Hatice adında gayet zengin bir kadın vardı. Bu kadın bazı kimselere ortaklıkla sermaye verirdi. “Muhammedü’l-Emin’e biraz sermaye versen, çok fayda göreceğini zannederiz” şeklinde kendisine hatırlatılınca o da Hazret’e büyük bir sermaye verdi ve Meysere’yle beraber Şam’a gönderdi. Şam yolculuğunda Rahip Bahira’nın, “Bu Allah’ın son elçisidir. Şam’a gitmeyin, O’na zarar verirler” şeklindeki telkinleri, Bahira’nın yerine geçen ve Meysere’yi daha önceden tanıyan Nestura adındaki papaz tarafından bir kez daha yapılınca Şam’a yine gitmeyip Busra’da alışveriş yaparak geri dönüp çok sıcak bir günde Mekke’ye ulaştılar. Hatice birkaç kadınla bir yerde oturmuş, Şam kafilesinin gelişini seyrediyordu. Bir de baktı ki yolculardan birinin başının üstünde iki kuş kanat gerip geliyor; adeta bir çadır gibi gölge ediyorlar. “Bu kim ola?” diye düşünürken Hazret’in yol arkadaşı Meysere çıkageldi ve O’nun Muhammedü’l-Emin olduğunu bildirdi. Ve sıcaklarda O’nun başının üzerinde hep iki meleğin olduğunu söyleyerek Nestura’nın sözlerini, yani O’nun son peygamber olduğunu da tekrar etti. Ticaret hesaplarına bakıldı; geçen senelere göre daha çok kâr edildiği anlaşıldı. Fakat Hatice’nin artık bu kâra baktığı yoktu. Hatice artık başka şeyler düşünemez olmuştu. Çünkü evvelce bir rüya görmüş; İncil’i okuyan Hristiyan ve meşhur bir kahin olan amcazadesi Varaka bin Nevfel’e rüyasını anlattığında Nevfel rüyayı, “Sen ahir zaman peygamberinin zevcesi olacaksın” şeklinde tabir etmişti. Bundan sonra ise iki taraftan aracılar çıkarak Ebu Talip ve Varaka’nın öncülüğünde Fahri Âlem’in nikâhının kıyılmasına karar verildi. Hazret 25 yaşında iken, kendisinden yaşça oldukça büyük olan Hadicetü’l-Kübra yani “Büyük Hatice” ile evliliği boyunca oldukça mesut, mutlu ve kendisinden hoşnut yaşadı. Dirlik içinde geçindiler ve Hazret onun sağlığında başka bir kadınla evlenmedi. Hatice’den Kasım adında bir oğulları dünyaya geldi. Fakat Kasım küçük iken vefat etti. Fahri Âlem 30 yaşında iken Zeynep, 33 yaşında iken Rukiye ve sonra Ümmü Gülsüm adındaki kızları dünyaya geldi. Kendisine peygamberlik geldiğinde ise Fatımatü’z-Zehra adındaki kızları dünyaya gelmiştir ki onu bütün evlatlarından çok severdi ve onun hakkında Seyyidetü’n-Nisa yani “Kadınların ulusu” derdi. Yine Fahri Âlem’in peygamberliğinden sonra Abdullah adında bir oğlu dünyaya gelmiş fakat o da küçükken vefat etmiştir. O vakitler Kureyşliler cemiyet hâlinde yaşar, hakka ve hukuka oldukça riayet ederlerdi. Kendi uluları ve reisleri eliyle mazlumun hakkını zalimin elinden alırlardı. Hatta büyük bir meclis yapıp Mekke’de kimsenin kimseye zulmetmemesi için yemin etmişlerdi. O mecliste Fahri Âlem de bulunmuştu. Sonraları ise Fahri Âlem gençlik yıllarında iken zulme ve zalimlere karşı kurulmuş olan ve Hılfu’l-Fudul adı verilen bir birliğin (derneğin) içerisinde de yer almıştır. Fadıl (Fudul) kelimesinin anlamı fazilet ve erdem anlamına geldiği için aynı zamanda bu birliğin yaptığı sözleşmeye “Faziletler Sözleşmesi” de denir. Bu dernek zayıfları ve mazlumları korumak ve onların haklarını zalimlerden almak, yeniden nizam ve intizamı kurarak haksızlıkların önüne geçmek üzere edilen yeminle kurulmuştur. Allah’ın Rasûlü bu birliğe risalet yıllarında da destek vererek, “Şu an çağrılsam yine icabet ederim” demiştir. 37 yaşında iken kendisine “Ya Muhammed” şeklinde sesler gelmeye, bazı taraflarda da nurlar görünmeye başladı. O’nun geleceğini haber verenlerden birisi de İyad kabilelerinin reisi meşhur Kus bin Saide’dir. Kus bin Saide’nin bir panayırda okuduğu hutbesi Arap şairleri arasında nam salmış, dillere destan olmuştur. Saide hutbesinde şöyle demiştir: “Ey insanlar! Kulak veriniz, dikkat ediniz. Gökte haber, yerde ibret alınacak şeyler var. Yeryüzü bir sarayın döşemesi, gökyüzü bir yüksek tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa orada bırakılıp uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim Allah’ın bir dini vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir. Ve Allah’ın gelecek bir peygamberi vardır ki onun gelmesi pek yakındır. Ne mutlu o kimseye ki O’na inanacak, O da ona doğru yolu gösterecek. Ne yazık o talihsize ki O’na isyan edecek ve karşı gelecek. Yazıklar olsun ömürleri gafletle geçen ümmetlere. Ey insanlar! Hani babalarınız ve dedeleriniz? Hani köşkler ve saraylar yapan kavimler? Hani dünya varlığına aldanıp da başında bulunduğu kavmine, ‘Ben sizin en büyük rabbinizim’ diyen Firavun’la Nemrut’lar? Oysa onlar size göre daha zengin ve daha kuvvetli değil miydiler? Bu toprak onları da değirmeninde öğütüp toz etti. Yok etti. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi etmeyin! Onların yolunda gitmeyin. Her şey geçicidir. Kalan ancak Cenab-ı Hak’tır ki O birdir. Eşi ve benzeri yoktur. Tapılacak ancak O’dur. O doğmamış ve doğurmamıştır… Büyük-küçük hep göçüp gidiyor. Giden dönmüyor. İyice inandım ki herkese olan bana da olacaktır.” Kus bin Saide son peygamberin yakında geleceğini anlayıp Suk-u Ukaz’da herkesin önünde deve üzerinde böyle açıkça bunları söylerken Hatemü’l-Enbiya’nın (son peygamber) orada bakarak kendisini dinlediğini ve peygamberlik yıllarında Kus bin Saide için, “Umarım ki Allah kıyamet günü Kus bin Saide’yi ayrıca bir ümmet olarak zuhura getirsin” şeklinde dua ettiğini elbette ki bilmiyordu. “Öyle bir söz işittim ki!” Aradan çok geçmeden Fahri Âlem’e 40 yaşında iken nübüvvet, 43 yaşında iken risalet geldi. Yani 40 yaşında peygamberliği bildirildi, 43 yaşında da halkı dine davet etmesi emredildi. Peygamberliği doğru çıkan rüyalarla başladı. Altı ay boyunca rüyasında ne görse çıkardı. O sıralar köşesine çekilir, yalnızlığı severdi. Ve Hira Dağı’na gidip orada kendi kendine ibadet ederdi. İşte o sıralarda Cebrail (a.s.) gelerek kendisine göründü ve “İkra” yani “Oku” diyerek başlayan şu anlamdaki ayet-i kerimeleri getirdi: “Seni yaratan Rabbinin adını anarak oku. O, insanoğlunu kan pıhtısından yaratmıştır. Oku! Senin en kerim olan Rabbin, insanoğluna bilmediğini kalemle öğretti.” İlk olarak gelen Allah’ın vahyinin heybeti Fahri Âlem’e korku ve dehşet verdi. Titreyerek Hatice’nin (r.a.) yanına gitti ve “Beni örtün! Beni örtün!” diye seslendi. Kendine geldiğinde ise durumu Hatice validemize anlattı. Hatice validemiz de Efendimizi alarak amcazadesi meşhur Varaka bin Nevfel’e gitti. Vahiy vakasını ona hikâye ettiler. Varaka, “Müjdeler olsun ey Muhammed! Sen Meryem’in oğlu İsa’nın haber verdiği ahir zaman peygamberisin. Sana görünen melek Musa’ya da görünen Namus-u Ekber yani Cibril’dir. Keşke genç olup da senin insanları hak dine çağıracağın zamana erseydim” dedi. Bundan sonra üç yıl kadar boyunca İsrafil’in (a.s.) ara sıra gelerek bir şeyler öğretmesinin haricinde Cebrail (a.s.) hiç görünmedi. Sonra bir gün kendisine gökten bir ses geldi. Yukarı bakınca Cibril-i Emin’i gördü. Yine kendisine korku ve dehşet geldi. Hz. Hatice’nin (r.a.) yanına gitti, elbisesine büründü. O vakit yine Cibril (a.s.) gelip görünerek “Ya eyyühe’l-müddessir”, “Ey bürünen” suresini getirdi. Buhari’de bulunan bir hadis-i şerife göre Peygamber Efendimiz bu vakayı şöyle anlatır: “Hira’daydım. Bana seslenildiğini duydum. Sağıma soluma baktım, bir şey göremedim. Yukarıya baktım, bir de ne göreyim! Bana seslenen melek yerle gök arasında bir tahtta oturmuş. Korktum! Hatice’ye vardım. Beni örtün dedim. Cibril indi ve ‘Ya eyyühe’l-müddessir’ dedi.” İşte Hz. Muhammed Efendimiz’in peygamberliğinin başlangıcı budur. Ondan sonra Cebrail yavaş yavaş 20 sene boyunca Kur’an ayetleriyle gelip gitmeye başladı. Hasılı, Fahri Âlem yeni bir şeriatla cinlerin ve insanların hepsine peygamber oldu. O’nun şeriatıyla kendinden önceki peygamberlerin şeriatı ortadan kalktı. Kendisi peygamberlerin sonuncusu olup ondan sonra peygamber gelme ihtimali kalmadı. Varaka bin Nevfel evvelce dediği gibi bu peygamberliğe yetişememiş; ancak Fahri Âlem’in davetine uyarak İslam’a ilk giren ve onunla ilk namaz kılan Hz. Hatice (r.a.) olmuştur. Sonra Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, Zeyd bin Harise, Osman bin Affan, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebu Vakkas, Zübeyir bin Avvam ve Talha bin Ubeydullah İslam’la ilk müşerref olanlardır. Sonra halk açıkça İslam’a davet edildi ve Allah’ın birliği bildirilerek putlara tapmanın Allah’a ortak koşma ve sapıklık olduğuna dair ayetler indi. Bu ise Kureyş’e zor geldi. O zamana dek hiç yalan söylediğini görmedikleri ve hatta aralarında Muhammedü’l-Emin (Güvenilir Muhammed) diyenlerin de olduğu Peygamber’in bu davetini kabul etmediler. Ne kadar mucizeler gösterdiyse de ikna olmadılar. İçlerinden hangisine Allah’ın hidayeti eriştiyse imana geldi. Geri kalanları ise Peygamber’e düşmanlık etmek için birleştiler. Bir ara ikna için amcası Ebu Talip’e kadar ikinci kez gittiler ve, “Artık biz bu hâle dayanamıyoruz. Ne olacaksa olsun. İki taraftan biri mahvolup diğeri rahatlasın. Eğer sen Muhammed’den vazgeçmezsen biz senden ayrılacağız” dediler. Ebu Talip işin ciddiyetini bu kez anlayarak Peygamber’e durumu anlatıp, “Artık seni himaye edemeyeceğim” demediyse de sözün gelişinden o anlaşıldı. Allah’ın Elçisi bu durumdan çok üzüldü. O kadar kederlendi ki gözlerinden yaş geldi ve, “Ey babamın yerinde olan amcam! Ben Allah Teâlâ tarafından hak dini bildirmeye memurum. O’nun emrini yerine getirmeye mecburum. Onlar her ne yaparlarsa yapsınlar ben bundan vazgeçemem” dedi ve kalkıp yürüdü. Ebu Talip her ne kadar iman etmediyse de Rasûl-i Ekrem’i öz evladından çok severdi ve O’nu korumaya çok dikkat ederdi. Bu sebeple Peygamber’in böyle kalkıp gitmesi onu oldukça üzmüştü ki arkasından, “Ey kardeşimin oğlu! Sen işine bak! Ben sağ oldukça sana bir şey yapamazlar” diye teminat vermişti. Bu dönemden sonra müşrikler fırsat buldukça Peygamber’i dilleriyle incitirler, fakat amcasının himayesinde olduğu için bir şey yapamazlardı. Ebu Bekir’in de akrabası çok olduğundan ona da bir şey diyemezlerdi. Fakat diğer Müslümanlara eza ve cefa ederek dinlerinden vazgeçirmeye çalışırlardı. Bu sebepten dolayı Ammar bin Yasir’in annesi Sümeyye Hatun Ebu Cehil tarafından mızrakla şehit edilmiştir. Hâlbuki düşünmüyorlardı ki güneş balçıkla sıvanmaz ve Allah’ın nuru onların soğuk nefesleriyle sönmez. Buna bir örnek daha verecek olursak: Bir gün Allah’ın Rasûlü Harem-i Şerif’in bir köşesinde otururken karşı tarafta da müşrik Kureyşliler oturuyordu. Onların ulularından Ebu Velid diye tanınan Utbe bin Rebia oradakilere, “Ne dersiniz bilmem? Gidip Muhammed’e biraz nasihat etsem. Bizden istediğin her şeyi vererek seni istediğin makama çıkaralım. Yeter ki bizim ilahlarımıza sataşma, dinimizi kötüleme desem. Olur ki kabul eder de aramızdan bu çekişme gider” deyince, “Hay hay! Buyur bakalım bir kere nasihat ediver!” dediler. Bunun üzerine Utbe Allah’ın Elçisi’nin (s.a.v.) yanına geldi. Epey dil dökerek birçok nasihatlerde bulundu. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), “Sözün bitti mi?” diye sordu. Utbe, “Evet” diye cevap verince Hz. Peygamber, “Öyle ise şimdi beni dinle!” dedi ve Fussilet Suresi’ni secde ayetine kadar okudu. Secde ayetine gelince kalkıp secde etti. Sonra da, “İşittin mi ey Eba Velid?” dedi. Utbe, “İşittim elbette. İşte sen, işte o” diyerek kalkıp perişan bir hâlde arkadaşlarının yanına gitti. Müşrikler, “Ne oldu?” diye sordular. Utbe, “Hiç sormayın. Bir söz işittim ki ömrümde onun gibisini duymadım. Allah’a yemin ederim ki bu söz şiir değil, sihir değil, kahinlik hiç değil. Ey Kureyşoğulları! Beni dinlerseniz bu adamı kendi hâline bırakınız” dedi. Müşriklerin yaptığı eziyetler günden güne artmaktaydı. Bundan dolayı Fahri Âlem Müslümanlara Habeşistan’a hicret etmeleri için izin verdi. Habeşistan Sultanı Necaşi Hristiyan olduğu hâlde gelen Müslümanlara çok saygı gösterdi. Doğrusu bu suretle insanlığa hizmet etmiş oldu. Müslümanlar onun insanlığı sayesinde orada güvende kaldılar ve Müslümanlık burada yayılmaya başladı. Gelişen vakalarla birlikte Kureyş’in içinden Hz. Hamza ve üç gün sonra Hz. Ömer’in Müslüman olmasıyla İslam dini oldukça kuvvet kazandı. Müslümanlar ahiret saadetini kazanmak için dünya nimetlerini hiçe sayıp dinleri uğrunda her şeyi feda ediyorlardı. Hz. Peygamber’in gösterdiği mucizelerle beraber İslam dini günden güne yayılmaya devam etti. Kendisine 20 yıl boyunca ayetler indirilen bu mübarek insan, güzel ahlakıyla insanları hep hidayete davet etti. O’nun bu eşsiz ahlakı ve sorunlar karşısındaki akılcı yaklaşımları evrenselliğini koruyarak insanlığa günümüzde de hâlen ışık tutmaktadır. Yaşamı boyunca sadece Allah’ın (c.c.) hükümlerine uyarak insanları O’nun yoluna davet etmiştir. Kötü niyetli insanlara hiçbir zaman boyun eğmemiştir. 23 yıllık peygamberliği dönemi boyunca putperestliğin yerine tevhidi, zulmün yerine adaleti, düşmanlığın yerine kardeşliği getirmiş, toplumda barışın hâkim olmasını sağlamıştır. Doğruluk, nezaket, güvenilirlik, adalet, hoşgörü ve cömertlik gibi davranışlarıyla insanlara örnek olmuştur. Doğumun kutlu ve binlerce salât u selamlar sana olsun ey Nebi! Bu kalpler seni özler, bilesin ey Nebi!

Bu çocuk o çocuk yazısı ilk önce Ufuk Media üzerinde ortaya çıktı.

Makalenin tamamını oku